GÜNÜN GECEYE BORCU

Bir şair şöyle der: ‘Dalgaların söylediklerini anlarsanız suyun üzerinde yürüyebilirsiniz.’

Film masmavi denizi izlerken bu cümleyle başlıyor.Cuma günü daha önce adını bile duymadığım , rast gele seçtiğim her hangi filmlerden birini izleme kararı aldım.Bu kadar etkileneceğimi tahmin bile etmeden filmi izlemeye başladım.Konusunu özetle anlatmaya çalışacağım ama o dönemi, yılların akışını, dekorları ,kostümleri görmeden etkisi hiç anlaşılmaz.

Younes ‘in ya da Jones’in ailesine ait binbir türlü emekle uğraşılıp ürün ektikleri tüm tarlanın bir gece vakti alevler içinde kalmasıyla ailenin şehre taşınması ardından olaylar ilerliyor.10 yaşındaki çocuğun yaşadığı yokluk, sıkıntı ,acı ,birden bire başka bir dünyanın içinde yer alması.Bu yeni dünyaya ayak uydurma çabası.Kimlik kargaşası içinde geçen hayatı, aşkı, dostlukları , tüm hayat akıp giderken savaş ve savaşın yansıttıklarını da konu alan müthiş film.

Günümüzde rastlanması çok güç olsa da filmde gerçek aşkın varlığını iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Yasmina Khadra ‘ nın aynı adlı romanından uyarlanan 2012 yapımı film , bence kıyıda köşede kalmış ve hak ettiği ilgiyi görememiş.Rast gele açıp bakmasam haberim bile olmayacaktı.Bu kadar anlamlı ve başarılı bir filmin çok bilindik olmaması şaşırtsa da ben hala filmin etkisindeyim 🙂 Filmin sonunda Berberi dilinde söylenen ‘ A Vova Inouva’ şarkısını da çok beğendim.Bu şarkı çalarken şöyle düşündüm: Bazen size o an önemsiz gelen bir hata , ömrünüzün geri kalanının seyrini değiştirebilir.(Filmi izlerseniz bu cümleyle ne demek istediğimi anlayacaksınız.)

Film bittiğinde ince bir sızı bıraktı bende ve ‘Ne hikayeydi ? ‘ deyip ekranla uzun uzun bakıştım.Böyle güzel filmlerin çoğalmasını diliyorum.

‘Hayatının aşkının gitmesine izin veren ,pişmanlık içinde yaşar ve yalnız ölür.Ne kadar iç çekip ah dese de ruhu huzur bulmaz.’ Yasmina Khadra

EROS VE PSYCHE

İsimleri “Aşk” ve “Ruh” anlamlarına gelen Eros ile Psyche’nin öyküsü MS. 2. yy’da yaşamış Romalı yazar Lucius Apuleius’un “Dönüşümler” (veya Altın Eşek) isimli kitabının 4 ve 5. bölümlerinde yaşlı bir kadının ağzından anlatılmaktadır. Romalılar, Eros’a “Cupid” (veya Cupido), annesi Afrodit’e de “Venüs” isimlerini verdiklerinden öyküde bu Romalı isimler kullanılmıştır. Latince “Aşk” sözcüğünün karşılığı olarak Amor ismiyle de anılan Eros, Afrodit ile savaş tanrısı Ares’in (Roma’da Mars) oğluydu. Savaş ve barışın birlikteliğinden doğan Eros annesinin dizinin dibinden ayrılmayan haşarı bir çocuk, çocuksu bir delikanlı ve kanatlı olarak betimlenir. Simgeleri ok ve meşaledir. Çünkü aşk kalbi yaralar ve tutuşturur. Altın uçlu sivri okları hedeflediği kişileri âşık eder, kurşun uçlu küt okları ise aşktan yoksun kılar. Bu öyküde ise, aşkın olgunlaştırdığı güzel bir delikanlı olarak betimlenmektedir.İsmi belirtilmeyen (ancak öyküde geçen yer isimlerinden dolayı İyonya olduğu anlaşılan) bir ülkede, yine ismi belirtilmeyen bir kralın birbirinden güzel üç kızı vardı. İçlerinde en güzeli adı Psyche (Psüke) olan en küçükleriydi. Psyche erişkinliğe ulaştığında güzelliği dillere destan olmuş, ülke içinden ve komşu ülkelerden gelenler onu bir kez olsun görebilmek için sarayın önünde kalabalıklar oluşturmaya başlamıştı. Ziyaretçiler onu gördüklerinde güzelliğini öven ezgiler söylüyor, geçtiği yerlere sunular bırakıyor, çiçekler serpiyordu.Ölümsüz Venüs’ün yerini, ölümlü Psyche almış veya yeni bir Venüs ortaya çıkmıştı sanki. Bu durumun Venüs’ün tepkisini çekmesi kaçınılmazdı.  O küçük ölümlü ne cüretle kendisini gölgede bırakabilirdi? Bu saygısızlığın cezalandırılması gerekirdi.Venüs, cezalandırma görevini oğlu Cupid’e verdi. Ona bağışlamış olduğu güçle oklarını kullanarak Psyche’yi dünyanın en çirkin ve iğrenç yaratığına âşık etmesini istedi ondan. (Apuleius kitabının izleyen bölümünde belki de okuru gerilim içinde bırakmak amacıyla Cupid’in görevini yerine getirip, getirmediğinden söz etmiyor. Bunu daha sonraki bölümlere bırakıp Psyche’nin içine düştüğü durumu anlatarak sürdürüyor öyküsünü.)Bu arada Psyche insanlardan gördüğü onca ilgiye karşın güzelliğinin meyvelerini toplayamamanın üzüntüsü içindeydi. Herkes güzel bir tabloya bakar gibi hayranlıkla onu seyrediyor, sonra çekiliyordu karşısından.  Hiçbir soylu talip ona kur yapmıyor, o da hiçbir erkeğe gönlünü kaptıramıyordu. Ablaları komşu ülkelerden birer kralla evlenip saraydan ayrıldıktan sonra, yalnızlık çekiyordu. Herkesi kendinden geçiren güzelliğinden nefret eder olmuştu.Kızının durumuna üzülen ve onun Venüs gibi sevilip sayılmasından dolayı tanrıların hışmına uğradığından kuşkulanan kral, Milet’e gidip Apollo’nun kâhinlerine danıştığında “Kızın hiçbir ölümlünün gelini olmayacak.” dediler. “Yas giysileri giydirip dağ başına götür, hiç kimsenin karşı koyamayacağı bir canavar bekliyor onu, kocası o olacak.” Saray ve kent yasa boğulmuştu, ama buyruk yükseklerden geliyordu. Psyche’ye gelinlik yerine, kara giysiler giydirip dağ başına bıraktılar onu. Kızcağız yazgısını kabullenmiş, korku içinde titreyerek bekliyordu. Vahşi bir yaratığın hoyrat kucaklamasını beklerken, güçlü bir yelin ayaklarını yerden kestiğini duyumsadı.Batı yeli Zefiros bir kuştüyü gibi havalandırmış, kucakta taşır gibi uçuruyordu onu. Ayakları yere değdiğinde gözlerini açan Psyche, kendisini renk renk çiçeklerle dolu, kenarında bir derenin şırıldadığı harika bir bahçede buldu. Çiçek kokularını içine çekerek çevrede dolaşmaya başladı. Böyle bir yerde canavar olamazdı. Çimenliğin kenarındaki sık ağaçlığı geçince gözlerine inanamadı.Görkemli bir konak vardı karşısında. Oymalı, kakmalı sütunları, renkli mermer kaplı duvarlarıyla krallara, hatta tanrılara yaraşır bir evdi gördüğü. Yaklaştı, kimsecikler yoktu ortada. Hayranlık ve çekingenlik duyguları içinde girdiği evde bakışlarını yönelttiği her yerde baş döndürücü güzellikler, zenginlikler ve incelikler vardı.Psyche şaşkınlık içinde, hiçbir şeye dokunmaya cesaret edemeden odaları, salonları dolaşırken fısıltılar duydu çevresinde. Dönüp baktı, kimseyi göremedi. Bir fısıltı “Evinizdesiniz,” dedi, bir diğeri “Burada her şey emrinizde; bizler sizi rahat ettirmekle görevliyiz,” derken hafif dokunuşlar onu banyoya, yemek odasına ve giysilerle dolu gardıroplara yöneltiyordu. Gece olduğunda Psyche gelinlere yaraşır biçimde süslenmiş yatak odasına çekilip meçhul eşini beklemeye başladı. Gece sona erdiğinde Psyche, her kimse yatağına girenin bir canavar olamayacağını düşünmeye başlamıştı. İlk gece karanlığın içinden gelip kendini göstermeden yine karanlıkta, gün doğmadan ortadan kaybolan bu meçhul erkek, gece ziyaretlerini sürdürüyor, fakat rahat yaşamına karşın Psyche’nin aklındaki sorular yanıtsız kalıyordu. Kimdi bu meçhul erkek ve neden kendini göstermiyor, karanlıkta kalmayı tercih ediyordu?Her gece Psyche’nin kulağına sevgi sözcükleri fısıldayan eşi, bir gece farklı şeyler söyledi ona: “Kızkardeşlerin dağ başına çıkıp seni arıyor,” dedi, “Fakat onlarla görüşmen ikimiz için de iyi olmaz.” Psyche önce söz verdi, ama gün boyu yalnız kalmaktan sıkıldığından ve kendini altın kafese kapatılmış bir kuş gibi görmeye başladığından, kederli ve ağlamaklı bir görünüme bürünmüş, yemeden içmeden kesilmişti. Söz vermiş olmasına karşın kardeşlerini görmek istediğini söyledi eşine. “Onlar beni öldü biliyor,” dedi, “Ölmediğimi, üstelik her kadının düşlerinde gördüğü bir yaşam sürdüğümü bilseler iyi olmaz mı? Hem böylece anne ve babamın da içi rahat eder. Hizmetçin Zefiros’a söyle, onları bana getirsin.” Meçhul eş bu sözlere dayanamadı. “Peki, o zaman,” dedi, “Söz verdiğin halde tutmuyorsun, sonucuna katlanırsın, fakat diyeceklerime kulak ver: Ablalarının zehirli dillerinden sakın; karnındaki çocuğun ölümlü mü, ölümsüz mü olacağı senin elinde,” demişti bir gece.Meraklarının esiri olan ablalar, evlerine döndüklerinde bir araya gelip, Psyche’nin eşi hakkında dedikodu yapıyor, farklı tanımlar vermesi nedeniyle kardeşlerinin eşini görmediğini, dolayısıyla kim olduğunu bilmediğini düşünüyorlardı. Ona bu görkemli yaşamı sağlayanın, tanrısal bir varlıktan başkası olamayacağı sonucuna vardıklarında, kıskançlıkları daha da koyulaştı. Fesat akıllarınca bir plan yaptılar. Ziyaretlerinin birinde Psyche “Ablalarınla görüşmene izin veriyorum, onları istediğin gibi ağırla, kucak dolusu mücevherler, hediyeler ver, ama merakları son bulmayacaktır. Onların sözlerine kanıp, benim kim olduğumu anlamaya, beni görmeye çalışma. Aksi takdirde beni ve sahip olduğun her şeyi kaybedersin.” Teşekkür etti Psyche, “Kalbim seninle,” dedi, “Senden ayrılmaktansa ölürüm daha iyi.” öylece Psyche, ablalarıyla sık sık görüşmeye başladı.Zefiros onları sabah dağ başından alıp getiriyor, akşam olunca da yanlarında hediyeleriyle birlikte geri götürüyordu. Ablaları Psyche’nin yaşamına gıpta ediyor, kendi yaşamlarıyla karşılaştırdıklarında mutsuz oluyorlardı. Her görüşmede, eşinin kim olduğunu sorduklarında Psyche, farkında olmadan bazen genç, bazen de orta yaşlı diye farklı tanımlarla söz ediyordu ondan. Bu arada meçhul eş uyarılarını sürdürüyordu. Verdiği sözü hatırlatarak ona “Ablalarının zehirli dillerinden sakın; karnındaki çocuğun ölümlü mü, ölümsüz mü olacağı senin elinde,” demişti bir gece. Meraklarının esiri olan ablalar evlerine döndüklerinde bir araya gelip Psyche’nin eşi hakkında dedikodu yapıyor, farklı tanımlar vermesi nedeniyle kardeşlerinin eşini görmediğini, dolayısıyla kim olduğunu bilmediğini düşünüyorlardı. Ona bu görkemli yaşamı sağlayanın tanrısal bir varlıktan başkası olamayacağı sonucuna vardıklarında kıskançlıkları daha da koyulaştı. Fesat akıllarınca bir plan yaptılar. Ziyaretlerinin birinde Psyche’nin aklını bulandıran ve eşine verdiği sözü unutmasına neden olan iç karartıcı sözler söylediler ona. “Sevgili kardeşimiz,” dediler, “Senin iyiliğin için söylüyoruz. Farkında değilsin, ama büyük bir tehlike bekliyor seni. Kâhinlerin dediklerini hatırla. Senin bir canavarın eşi olacağını öngörmüşlerdi. Bu öngörünün doğru çıktığını düşünüyoruz. Zaten son günlerde bu civarda bir canavarın dolaştığını görenler olmuş. Geceleri sana gelen işte o ve senin doğum yapmanı bekliyor; o zaman seni ve bebeğini yiyecek. Çok geç olmadan ya bizim yanımıza gel, ya da acıklı sonunu bekle.”

Bu ürkünç sözlerin etkisinde kalan Psyche de eşini hiç görmediğini itiraf ederek, zaten kimliğinden kuşku duyduğu eşine verdiği sözü unuttu ve ablalarının dediğini yapmayı kabul etti. Buna göre Psyche gece eşi uyurken önceden yan odada yanık tuttuğu lamba ve diğer elinde bıçak, meçhul eşe yaklaşacak ve görür görmez o canavarı daha uyanamadan öldürecekti. “Böylece kendinin ve bebeğinin yaşamını kurtardığında biz seni soylu biriyle evlendiririz,” demeyi de unutmamıştı ablalar. Psyche hâlâ duraksamalar yaşıyordu, ama sonunda kadınlara özgü merak duygusu baskın çıktı. Gecenin ortasında bir elinde lamba diğerinde bıçak, derin uykudaki eşinin üzerine eğildiğinde gözlerine inanamadı. Bir canavar değil, dünya güzeli, melek gibi bir erkek yatıyordu yatağında. Altın renkli, kıvrım kıvrım omuzlarına dökülmüş saçları, süt beyazı teni, pembe yanakları ve parlak çiçekler gibi omuzlarını süsleyen kanatlarıyla Venüs’ün oğlundan başkası olamazdı. Yatağın ayakucunda onun simgesi olan sadak ve içindeki okları görebiliyordu. Elindeki bıçağı bırakıp oklardan birini aldı ve dolgun göğsüne çizikler attı onunla. Cupid’in kendini göstermeden sunduğu aşkına onun okunun verdiği güçle kendi aşkını kattı. İçinde uyanan yeni duygularla kucaklamak istedi onu. Gönül telini titreten duygular ne yazık ki lambayı tutan elini de titretti ve lambadan süzülen bir damla kızgın yağ Cupid’in omzuna değer değmez Psyche’nin uzanan elleri boşlukta kaldı. Cupid hemen uyanmış, oklarını alarak arkasına bakmadan gidiyordu. Psyche pişmanlık duygusu içinde, tazelenmiş aşkının verdiği güçle Cupid’in ayaklarına sarılınca Cupid döndü ve öfke ile “Sözlerimi dinlemedin,” dedi ona, “Ben seni görür görmez annemin buyruğunu unutmuş, seni dünyanın en iğrenç ve kötü birine âşık etmek yerine kendi okumla kendimi yaralayarak sana olan sevgimi kökleştirmiş, seni kendime eş seçmiştim. Oysa sen bir canavarmışım gibi beni öldürmeye kalktın. Sana akıl verenler cezasız kalmayacak. Senin cezan ise, benden ve sahip olduğun bütün bu güzelliklerden yoksun kalmak olacak.” Bunları söyledikten sonra Cupid gökyüzünde kaybolup gitti.Psyche, Cupid’in ardından gözyaşı dökerek dövündü; ölmek istedi. Konağın yakınındaki nehre attı kendini, fakat sularında Cupid’in yıkandığı nehir, onun bu güzel sevdiceğine kıyamadı, kıyısındaki çimenlere bıraktı onu. Az ilerde bir ağaç dibinde uzanmış, keyif içinde şütünü çalan keçi ayaklı tanrı Pan, perişan Psyche’yi görünce öğüt verdi ona: “Sen birine âşıksın,” dedi, “böyle kendine eziyet edeceğine git, Cupid’e yakar, derdine çare olsun, âşığına kavuştursun seni.”

Psyche Pan’ın öğütleriyle yeniden umutlanmıştı; Cupid’in aşkını kalbine gömmek yerine diri tutarak dere tepe yürümeye başladı. Gide gide bir kente ulaştı. Oranın kralının ablalarından birinin eşi olduğunu öğrendiğinde ablasıyla görüşmek istedi. Kuşkusuz, ablası neler olduğunu, neden böyle perişan dolaştığını sordu ona. Psyche, “Söylediğiniz gibi yaptım,” dedi, “Işığı tutunca dünyalar benim oldu; meğer sizin canavar dediğiniz şey Cupid’miş. Fakat sevincim uzun sürmedi. Sevinçten titreyince elimdeki lambadan bir yağ damlası düştü omzuna. Hemen uyandı; beni görünce öfkelendi. Onu kucaklamaya çalıştım, ama uzaklaştı. ‘Ne cüretle yaptın bunu? Hemen git buradan; artık seni istemiyorum, senin yerine ablanı eş olarak alacağım,’ dedi. Ablan derken senin adını da söyledi. Sonra da Zefiros’u çağırıp beni konağından uzak bir yere götürüp bırakmasını istedi.”Bunları duyar duymaz Psyche’nin ablası sevinçten havalara uçtu. Zevk ve ihtişam dolu yeni bir yaşam bekliyordu onu. Bir an önce o görkemli konağa gitmeye can attığından, eşine bir bahane uydurup önceki gidişlerinin başlangıç yeri olan o dağ başına gitti. “Ey Zefiros, yeni hanımını efendine götür,” diye seslenerek boşluğa bıraktı kendini. Zefiros’un yelden kucağında o bildik çimenlere konmayı beklerken kayalarda parçalandı, kurtlara kuşlara yem oldu. Psyche’nin öcü diğer ablasına da ulaşmakta gecikmedi. Onun sonu da diğer abladan farklı olmadı. Zavallı Psyche, göksel eşini ve onun vermiş olduğu görkemli yaşamı yitirmenin kederiyle durmadan dolaşıyor, kendini bağışlatmak umuduyla Cupid’e ulaşmaya çalışıyordu. Cupid ise annesinin konağına gelmiş, tensel ve gönülsel yaralarının iyileşmesini bekliyordu.Venüs olanları öğrenmiş, Psyche’ye düşmanlığı daha da koyulaşmıştı. Konağına döner dönmez bir odaya kapatıp azarladı oğlunu. Verdiği buyruğa uymadığı gibi düşman gördüğü ve cezalandırmak istediği bir ölümlüyü eş seçmekle kendini küçük düşürdüğünü, ona verdiği güçlere nankörlük ettiğini söyledi.Ziyaretleri sırasında duygularını paylaştığı Hera ve Demeter onu teselli ettiler, Cupid’i bağışlaması için dil döktüler. “Yüreklere aşk ateşi düşürmekle görevlendirdiğin oğlunu nasıl olur da âşık olmakla suçlarsın,” dediler, “sen ki aşk tanrıçasısın, aşkı inkâr mı ediyorsun?” Bu sözler bile dindiremedi Venüs’ün öfkesini. Bu arada Psyche umutlarını diri tutarak arayışını sürdürüyor, Cupid’i bulduğunda kendini bağışlatmayı, eş olarak kabul etmese bile evinde hizmetçi olmakla yetinmeyi düşlüyordu. Karşısına çıkan konakların gölgesinde dinleniyor, kapılarını çalarak sahiplerinin korumasına sığınıyordu. Sunaklarına uğrayıp yardım dilediği Ceres (Yunan’da Demeter) ve Juno’dan (Hera) beklediği ilgiyi göremedi. Sonunda Venüs’ün ayaklarına kapanarak bağışlanmayı dilemekten başka yapacak bir şeyi olmadığına karar verdi.Psyche’nin önce kendisine, sonra da oğluna yaptığı saygısızlıktan ötürü katlanmış olan öfkesiyle Venüs, ararken karşısında bulduğu perişan kızcağıza işkenceye varan eziyetlerde bulundu, bir köleymiş gibi davrandı ona. Onaylamadığı bir evlilikten doğacak çocuğu torunu olarak kabul edemeyeceğini söyledi. Üstelik çocuğunu doğuramadan öleceği beklentisi ile birbirinden zor işler buyurdu ona. Bir ölümlü için başarılması olanaksız gözüken bu işlerin verdiği keder ve umutsuzluk duyguları içinde Psyche, her defasında kendini öldürmek istedi, ama o işlerin yerine getirilmesi için gittiği yerlerde karşılaştığı, belki de Cupid’in buyruklarıyla yönlendirilen birtakım doğa güçlerinin yardımlarıyla, her işin üstesinden geldi. Venüs bu işleri Psyche’nin kendi becerisi ve gücüyle yaptığına inanmıyor, hatta onu büyücülükle suçluyordu, ama işler başarıldığı sürece yapabileceği bir şey yoktu.Venüs’ün verdiği son işi tamamladığında Psyche’nin elinde ölüler diyarından getirdiği bir kutu vardı. Venüs Persephone’nin güzellik iksirinden getirmesini buyurmuştu ona. Kutuyu açmaması gerekiyordu, ama Psyche, Pandora gibi merakını yenemedi. Bunca badireden sonra solan güzelliğini tazelemesi umuduyla, iksirden bir parça almak istedi. Kutuyu açar açmaz, derin bir uyku sardı benliğini. Bir ölü gibi uzanıp kaldı. Psyche’ye olan aşkı sönmeyen ve annesinin yaptıklarına ve baskısına artık dayanamayan Cupid, kapatıldığı yerden kaçıp sevdiceğinin üzerine süzüldü. Onu saran uykuyu silip attı yüzünden; okunun ucuyla Psyche’yi uyandırıp son işi de başardığını göstermesi için kapattığı kutuyla birlikte annesine gönderdi onu. Sevgili eşinin çektiği acılara son vermek isteyen Cupid çareyi, Jupiter’e (Zeus) başvurmakta buldu. Olan biteni ona anlatarak Psyche ile olan evliliğinin Olympos katında kutsanması dileğinde bulundu. Zeus da Olympos meclisini topladı, herkesin onayını aldıktan ve kızı Venüs’ü öfkesini sonlandırması için ikna ettikten sonra, Hermes’ten Psyche’yi huzurlarına getirmesini istedi. Psyche gelince, ölümsüzlük nektarı içirdiler ona. Apollo’nun lir, Pan’ın şüt çaldığı, Musailerin dans ettiği görkemli bir düğünle Cupid ile Psyche’nin evliliğini önce kutsadılar, sonra da kutladılar. Böylece Aşk ile Ruh veya Sevgi ile Can bir daha ayrılmamak üzere birbirine kavuştu.

Bir kızları oldu, adını Volupta (Zevk) koydular.

Haluk Erdemol, Bütün Dünya’dan alıntıdır.

MEMLEKETİMİN MOZAİK DİYARI

Doğup büyüdüğüm yer olan Antakya ziyaretlerimden bir tanesi gibi görünse de araya kültür- sanat gezileri ekleyince kendimi memlekette turist gibi hissediyorum.Bu kültür-sanat gezilerinde beni en heyecanlandıran mekanlar müzeler.İlk ziyeret ettiğim müzenin ilkokulda düzenlenen okul gezisi eşliğinde katıldığım Eski Antakya Arkeoloji Müzesi olduğunu söylesem.Ne derdiniz? Çocuklukta her ne yaşandıysa bi yerlerde hep izi kalıyor.Okul gezisiydi ve ben o çocuk aklımla müzenin içindeki mozaikleri görünce gözlerimin ışıl ışıl olduğunu , mozaiklere uzun uzun baktığımı çok net hatırlıyorum.İşte bu heyecan, bu merak hep devam etti.Yurt içi ya da yurt dışı seyahatlerimde farketmeksizin ziyaret ettiğim tüm müzelerde aklıma hep o kız çocuğu gelir.Ayrıca müzelerde bulunmanın müthiş keyifli olduğunu düşünürüm hep.Geçmişe yolculuğa çıkarken bolca bilgiyi bir arada bulmak , bunu bazen edebiyatla harmanlamak , hatta günümüze uyarlayarak ilginç fikirleri gün yüzüne çıkarmak hep müze ziyaretlerimle gerçekleşti.Bakış açısı o kadar etkili ki kimine göre sıkıcı olan müzeler bana göre keyif alanları. Kendi memleketimde,Antakya’da bulunmanın keyfini, olmaktan zevk aldığım mekanlarla taçlandırdım.

Hadi başlayalım:)

ilk olarak Yeni Arleoloji Müzesinden değil de , eskisinden bahsetmek istiyorum.Eski Arkeoloji Müzesi; Asi nehrinin kenarında, eski tarihi meclis binasının karşısında yer alıyordu. Şehrin tam merkezinde yer alıyordu.Hatta o kadar fazla tarihi eser bulunmuştu ki artık müze içinde yer kalmadığından tüm tedbirler alınarak bahçe kısmına taşınmıştı.Daha sonra Küçükdalyan’ a ,Antakya- Reyhanlı yolu üzerinde yer alan şimdi ki yerine taşındı.Yeni müze hem çok geniş hem de çok ferah.

Sayısal verilere gelecek olursam ; 2014 yılında açılan müze 53.500 metrekare arazi üzerinde ,oturum alanı 16.000 metrekare olan yapının kapalı alanı 32.715 metrekare ‘dir.Ayrıca açılan bölümlerde, 10 adet alan canlandırması, 86 adet heykel, 6 adet sütun ve sütun başlığı, 1340 metrekare mozaik, yazıtlar, steller, mil taşları, lahitler, 6 adet maket ve 58 adet vitrin içerisinde, binlerce metal, seramik ve cam eser sergilenmektedir. Proje tamamlandığında 120 adet heykel, yaklaşık 3500 metrekare mozaik, 942 adet sikke, 90 adet vitrin içerisinde binlerce eser, mozaikli alan canlandırmaları, heykel sergi alanları, kurtuluş caddesi gibi sergilemeler ile dünyadaki en büyük mozaik koleksiyonunun sergilendiği müze haline gelecektir.

Hatay Arkeoloji Müzesi antik döneme ait eserlerin sergilendiği sanat müzesi olmasının yanı sıra Dünya’nın en büyük mozaik sergileme alanına sahiptir.

İçeriye adım atar atmaz her defasında heyecanıma yenik düşüyorum.Görmediğim yine onlarca eser ve mozaiği arkamda bıraksam da fotoğrafladığım bir kaç eseri paylaşmak istiyorum.

Mağara girişini geçtikten sonra sizi olanca heybeti ve sevimli görüntüsü ile Kral Şuppiluliuma heykeli karşılıyor.2012 yılında Hatay’ın Reyhanlı İlçesi’ndeki Tell Tayinat Höyüğü’nde yapılan kazılarda bulunan heykel, Hitit Kralı Şuppililiuma’ya aittir. Heykel, 1,5 metre yüksekliğinde ve 1,5 ton ağırlığındadır. Müzenin en önemli eserlerinden 3 bin yıllık heykel, sakallı, bukleli saçlı, kollarında bileklikler bulunuyor. Heykelin bir elinde mızrak, bir elinde başakla hem savaşmayı hem üretimi simgeliyor.

Birbirinden etkileyici çanak çömlekleri inceledikten sonra Floransa’da gördüğüm Medusa Başını görünce hafif bir tebessüm oluştu.Tüm bu güellikleri gördükten sonra hangisine bakacağımı şaşırdığım mozaikler bölümüne geldim.

İskelet Mozaiği
Euphrosynos yazıtı”Neşe, neşelen, mutlu ol, hayata katıl” anlamına gelmektedir. Bu doğrultuda hayatın ne denli kısa ve geçici olduğunu simgeleyen iskelet figürü, ziyafete katılan davetlilere adeta uymaları gereken bir çağrıyı, bir gerçekliği anlatmaktadır. Bu panellerde Romalıların gündelik hayatlarında büyük önem taşıyan hamam ve ziyafet (convivium) temaları işlenmiştir. Convivium, dostlarla birlikte keyif içerisinde yemek ve içmek anlamına gelir. Bu ziyafetlerde ölüm temasının işlenmesi ise hayatın coşkusunu ve güzelliğini, yaşamın sevincini anlatmak için kullanılan bir alegori olarak yorumlanmaktadır. M. Ö 1.yy Latin edebiyatından Horays, Martialis, Petranius ve Psuedo Vergilius gibi şairler yaşamın kıymetini daha etkileyici bir dille vurgulamak amacıyla şiirlerinde ölüm temasını işlemişlerdir. Bu felsefinin görsel sanatlardaki yansıması ise M. Ö 1.yy ‘dan itibaren giderek yaygınlaşmış, bu doğrultuda insanlara ölümün varlığını hatırlatan'”ye, iç, neşelen ve mutlu ol.” çağrısında bulunmak için kullanılmıştır.

Soteria Mozaiği

Etkilendiğim bir diğer mozaik.Narlıca köyü çevresinde bir banyonun döşemesi olarak bulunmuştur. Soteria (Kurtuluş) dolgun vücutlu bir kadın olarak tasvir edilmiştir. Uzun saçları, sol omzuna dökülmektedir ve başının altında altın bir çelenk bulunmaktadır.
Boynunda bizans tarzi bir kolye bulunur. Sağlıklı ve sakin görünümlü bir kadın tasviri ile hamamda kazanılan sağlığın tasvir edilişi düşünülerek yapıldığı üzerinde durulmaktadır. 
Ayrıntılı betimlemesi yapılan mozaik büyük bir yıldızın içinde tasvir edilmiştir.

Eros ve Psykhe Mozaiği

Merkezde doğa tasviri içerisinde bir ağacın altında Eros uyumakta ve elinde yay olan Psykhe ağaçtaki ok sadağına uzanmaktadır. Merkezi pano ince bir bant ve saç örgüsü motifle sınırlandırılmıştır. Sağ ve solda geometrik desenli panolar bulunmaktadır. Eros’un Aphrodite ile Hermes’in oğlu ya da Eileithyia veya İris’in çocuğu olduğu söylenir.

Zenci Balıkçı Mozaiği

Magduğ Mozaiği

1937 yılında Magduğ adlı kişinin evinde çıkartıldığı için bu isimle anılmıştır.

Diğer Mozaikler

Sayısal verilere ait kaynak : http://www.hatay.gov.tr/arkeoloji-muzesi

BİR KÜÇÜK PRENSES

Bir kaç gün önce ilk defa Güney Kore filmi izledim.Yıllardır insanın hayatında G.Koreli arkadaşları olsun da bir tane bile bu kültüre ait film izlemesin, tuhaf tabi 🙂 Özeleştiri sonrası gelelim filme , film o kadar duru ve o kadar yalın ki hiç sıkmıyor.Arada komiklikler eklenmesine rağmen, fakat bütüne bakınca içimi sızlattı.

Miso baş karakter,yarı zamanlı hizmetçilik yaparak geçimini sağlayan hayat mücadelesini tek başına sürdürmeye çalışan şeker mi şeker genç bir kadın.Sevgilisine hiç değinmek istemiyorum , çok sinirlendirdi beni.İzleyince bence siz de sinirleneceksiniz.

Genel olarak konuyu özetlemek gerekirse,Miso günün birinde kira borcunu ödeyemeyecek hale geliyor ve arkadaşlarının yanında kalmak zorunda kalıyor.Filmin konusu bu kadar basit değil aslında , çok daha derin.Evrensel bir yoksulluğu ve yalnızlığı da içinde barındırıyor.

Ah Miso, sen nasıl zarif nasıl naif bir insansın.Hem de hayatın tüm acımasızlığı ,tüm çıkmazlığı ve çaresizliğine rağmen.Aklımda kalacak film karekterleri arasındasın artık.

JEAN HONORE FRAGONARD-SALINCAK

Kürşad Başar ‘ın yıllar önce “Başucumdaki Müzik” kitabını okuduğumdan beri nerde bir salıncak görsem aklıma şu söz gelir “Eğer hayatımızın bir anına gidip orada sonsuza dek kalacaksınız deseler yalnızca iki şeyden birini seçmek isterdim. Biri, o çocukluğun bahçesindeki ağacın dalına asılı salıncakta sallanırken. Öteki bütün hayatım boyunca en çok sevdiğim adamla öpüştüğüm ilk gün. Herkes aşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu. Ama aslında bu kadar basitti işte. Birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan aşıksın. “

Salıncağın aşkı çağrıştırabileceğini o ana kadar hiç düşünmemiştim. Şimdi rokokoyu en iyi şekilde temsil eden bu resmi ilk gördüğümde de aynı şey oldu.Salıncak ve aşk ilişkisi aklıma düştü. Detaylı bakınca hiç yanılmadığımı gördüm. Resmin tam ortasında pembe elbisesiyle adeta ışık gibi parlayan bir kadın. Alımlı kadının çalıların arasına gizlenmiş aşığıyla göz göze gelmesi, kadının arkasında yer alan adamın kadının kocası olduğunu düşünürsek hem aşkın hem ihanetin bir arada olduğunu görebiliriz. Resmi incelediğimizde köşede duran Eros ‘un sus der gibi elini dudağına götürdüğünü görüyoruz. Sanki bu gizli aşkın kimseler tarafından anlaşılmamasını simgeliyor. Kadının salıncakta aşığına doğru salınırken terliğini havaya fırlatması resme muzip, yaramaz ve neşeli bir hava katmış, tam da rokokoda olması gerektiği gibi. Sağ alt köşedeki köpeği görüyor musunuz? Köpek sadakati temsil ediyor sanki hafiften bu olanları ironiyle açıklıyor gibi ki zaten kadının arkasında yer alıyor. Melek heykelleri de tam yaşlı adamın yanında. Belki de bu gizli aşkı destekleyen sadece Eros ‘dur. Ne dersiniz?

İYİ Kİ DOĞDUN RAPHEAL!

Rapheal Sanzio~La Donna Velata (Peçeli Kadın) 1516🔆
1483’te bugün, en büyük Rönesans ustalarından biri olan Raphael Sanzio doğdu. Raphael inanılmaz derecede üretkendi, alışılmadık derecede büyük bir atölye işletiyordu ve 37 yaşındaki erken ölümüne rağmen büyük bir çalışma alanı miras bıraktı. Eserlerinin çoğu, freskli Raphael Odaları kariyerinin merkezi ve en büyük eseri olduğu Vatikan Sarayı’nda bulunur. En iyi bilinen eseri Vatikan Stanza della Segnatura’daki Atina Okulu’dur. Roma’daki ilk yıllarından sonra, çalışmalarının çoğu atölyesi tarafından önemli ölçüde kalite kaybı ile yürütüldü. Roma’nın dışında çalışmaları çoğunlukla baskı yapımı ile bilinmesine rağmen, yaşamı boyunca son derece etkiliydi.
Ancak, bu çalışma hakkında: Raphael’in bu muhteşem eserine adını veren saçlarının üzerindeki peçe, kadının evli olduğunu gösterir, ancak kesin kimliği bilinmemektedir. Floransa’daki tüccar Matteo Botti’nin evinde tabloyu gözlemleyen Giorgio Vasari’ye göre, çalışma, Raphael’in yaşamı boyunca sevdiği bir kadın olan La Fornarina olarak bilinen Margherita Luti’yi içeriyor, ancak zarif elbisesi ve mücevherleri daha belirleyici genç soylu kadın portresi gibi. Raphael’in La Fornarina’ya olan sevgisinin ölümünün bir nedeni olduğu hakkında bazı söylentiler var ama bu tamamen farklı bir hikaye.
Leonardo da Vinci tarafından keşfedildiği gibi, omuzlardan birinin arkasındaki ışık ve gölgenin uzamsal derinliğini ve modülasyonlarını vurguladığı üç çeyrek bir portre. Koyu arka plan genç kadının pembe ten tonlarını ve solgun ipek giysilerinin parlaklığını vurgular.
Sağ elini kalbine yerleştirme hareketi belki de adanmışlık ve sevginin bir ifadesidir, ancak diğer kolun ön planda genişletilmiş konumu, manşonun görkemli malzemesini ve kıvrımlardaki ışığın zarif etkileşimini aydınlatmak için bir cihazdır. Gerçekten de, daha yakından incelendiğinde, olağanüstü ustalık becerisiyle yaratılan elbisesi, resmin merkezi odağıdır, kadının yüzü hafif ve kısmen gölgede durur ve özellikle derin ve nüfuz eden koyu gözleri, öznenin iç düşüncelerini ifade eder. Genel etki hem karmaşık hem de olağanüstü.

Korona günlerinde keyifli anlara dair biriktirdiklerimi paylaşmaya devam edeceğim ve her şey yoluna girecek.

İKARUS’UN DÜŞÜŞÜ

Pieter Breugel (1525- 1569) Hollandalı büyük Rönesans ressamıdır. Eserlerinin konularını çoğunlukla gerçek peyzajlardan, kır, köy yaşamından, folklardan ve Flaman atasözlerinden almıştır. Doğaya son derece bağlı bir ressamdır.
Breugel 1558 yılında ünlü “İkarus’un Düşüşü”adlı tablosunu yapmıştır. İkarus, Yunan mitolojisinde bilinen karakterlerden biridir. Atina’lı mimar Daidalus ve oğlu İkarus, Kral Minos’un emriyle, kendisinin inşa ettiği labirente, ” Labyrinthos”a kapatılmış. Daidalos bu durumdan çıkış yolları araştırmış ve sonunda kuşların pencere önüne bıraktığı tüylerden her ikisi için de kaçmaya yarayacak genişlikte iki çift kanat yapmış, bu kanatları balmumuyla bedenlerine, omuz başlarına yapıştırmış; oğlu İkarus’a ne çok alçaktan, ne de çok yüksekten uçmamasını ve güneş ışınlarına fazla yakınlaşmamasını söylemiştir. Elbetteki İkarus bu uyarıyı dinlemez güneşe daha çok yaklaşarak balmumundan yapılan kanatlarının erimesi sonucu denize düşmüştür.
Resimdeki gemiye dikkatli baktığınızda geminin hemen önünde İkarus ‘u görürsünüz. İkarus düşmüş ve sadece ayakları görünmektedir. Bruegel’ in resimdeki eleştirisi toplumun duyarsızlığı ve umursamazlığıdır. Çünkü resimde göründüğü gibi İkarus yalnız değildir. Balıkçı,çoban ve bir çiftçi olmasına rağmen duyarsız bir görünüm hakim
📍Her resmine bir şiir yazdığı söyleniyor. 📍Eser, Brüksel ‘deki Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi’ nde sergilenmektedir.
📍Yukarıdaki öyküyü Ovidus Metamorfozlar isimli eserinde yazmıştır.

Sanat dolu bir hafta olsun 🙂

HARİKA GÜN IŞIĞI İLE BELGRAD

Gittiğim her ülke ya da şehirde ilk an çok önemli benim için. Çünkü o yerden ayrıldığımda hep o ilk karşılaşma aklımda kalıyor. Belgrad ‘ ı da harika kış güneşi ile hatırlayacağım. Şehre adım atar atmaz gün ışığı ile karşılandım ve sokaklarda dolaşmak bu yüzden çok daha keyifliydi. Kasım ayında baharı yaşıyordum adeta. Avrupa tarzı yapılarıyla, müzeleriyle, parkları ve yardımsever insanları ile hoş bir anı olarak hatırımda kalacak.

Sırpça ‘da “Beyaz Şehir” anlamına gelen Belgrad ;yaşadığı onca savaştan sonra küllerinden doğan bir şehir. Her bir sokağını keşfettiğimde insanların enerjisi de dikkatimi çekti, gençlerle birlikte her yaştan insanın keyifle sokaklarda zaman geçirip mutlu anlar biriktirdiklerine şahit oldum. Şehrin dinamiği ve enerjisi karşısında önce şaşkına dönsem de sonra bu canlı şehre ayak uydurdum. Tüm gün yürüyen ben değilmişim gibi akşam “Hasan Ağa’nın Karısı” adlı tiyatro oyununu izleme şansı da yakaladım. İlk defa bu kadar kısa süre kaldığım bir yabancı şehirde böyle güzel bir etkinliği deneyimledim.Hasan Ağa ‘nın Karısı, bir Boşnak halk destanından yola çıkılarak yazılmış, kadınların toplum içindeki yerini sorgulayan bir oyun. Goethe, bu destanı kendi şiir diliyle Almanca’ ya kazandırmıştır ve bu çalışma 1788 yılında Heder ‘in Volkslieder adlı halk edebiyatı seçmelerinde yer almıştır. Böylece oyun, tüm Avrupa’ ya yayılarak evrensel bir halk destanı niteliği kazanmıştır.

Şehirden ayrıldığım gün her ne kadar yağmur yağsa da ben seni içimi ısıtan gün ışığınla hatırlayacağım Belgrad.

Bol seyahatli, bol sanatlı haftalar 🙂

SARAYBOSNA ‘NIN ROMEO VE JULİET’İ

“Asaletim sadece aşkının tapınağına girdiğimde olacak içimde.
Bir gün yıkılırsa bedenim başka ülkelerin çamurlu evlerinde:
Bil ki bütün denizleri ayaklarına dökeceğim.”

– William Shakespeare (Romeo ve Juliet)

Yıl 1984, Yugoslavya’nın kültür başkentlerinden Sarajevo, Kış Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapıyor. O yıl aynı zamanda; etnik kökenleri ile dinleri farklı olmasına rağmen kendileri ve aileleri bunu hiç sorun etmeden Sarajevo’da iç içe yaşayan iki gencin, Admira İsmiç ve Boşko Brkiç’in ‘birbirlerinin aşk tapınağına’ girdikleri yıl olarak da geçiyor takvim yapraklarına. Üstelik ikisi de henüz 16 yaşındayken…


Müslüman bir Boşnak kızı olan Admira, Bosna Sırp’ı Boşko’ya, genç adam da bu genç kadına ilk görüşte tutulmuştu ve hikâyeleri başlamıştı. Genç aşıklar, ilerleyen yıllarla birlikte birbirlerini aileleriyle de tanıştırdı. Yugoslavya’nın huzurlu topraklarında güzel bir gelecek hayâl edip, eğitim hayatlarını sürdürdüler. Aileleri de kaynaşıp, tıpkı onlar gibi et ve tırnak oldu âdeta… Hep birlikte gittikleri tatillerde güzel anılar biriktirdiler.


Ailesi, 1970’te Sırbistan’dan Sarajevo’ya göçen Boşko, bir kalp krizi sonucu babasını kaybedip annesiyle yaşamaya başlamıştı sonraları… Admira ise, sevdiği adamın her daim yanında olup onunla birlikte acıları göğüslemişti.
80’lerin ortalarında Boşko, Yugoslavya ordusuna katıldığında çevrelerindeki çoğu kişi zamanla hikâyelerinin sekteye uğrayacağını düşünüyordu. Ancak yanıldılar. Ne Admira Boşko’dan, ne de Boşko Admira’dan aşk sözlerini, mektuplarını bir an bile eksik etmedi genç askerdeyken…

juliet2


Admira’nın babası, Boşko’nun askerde olduğu günlere dair bir anıyı şöyle anlatıyor; “Boşko askerdeyken o da, Admira da henüz çok gençti. Ama Admira, öylesine içine kapanmıştı ki sadece okuldan eve evden okula gidip geliyordu. Tek kelime konuşmuyordu. Bir akşam ona, ‘Kızım sen de arkadaşların gibi dışarı çık. İnan bana dışarıda Boşko gibi birçok insan var. Üzme kendini’ dedim. Ama o bunu ısrarla reddetti. Boşko’nun yolunu bekledi ve sadece ona sadık kaldı.’’


Boşko’nun annesi de, oğlunun hayatındaki ilk ve tek aşkının Admira olduğunu söylüyor;
“Admira’dan başka bir kızdan bana bahsetmedi bile. Zaten daha 16 yaşındayken tanışmışlardı. Birbirlerine sıkı bir tutkuyla bağlıydılar. Ve sanırım herkesin hayatında ihtiyacı olan gerçek aşk da tam olarak buydu…”


Kara bulutlar, özellikle 1991’den itibaren yoğun kümeler hâlinde çökmeye başlıyordu Sarajevo’nun üzerine… Çetnik Sırpların önderliğinde başlatılan kuşatma, Yugoslavcılık ruhunun sonuna kadar hissedildiği güzel kenti dipsiz bir kuyuya çeviriyordu.
Dağlardan yapılan top ve sniper atışlarıyla insanların günlük yaşamları alt üst ediliyor, çoğu insanın sabah yanında uyanan sevdikleri akşam evlerine döndüklerinde ortadan kaybolmuş oluyordu.
İşte tam da bu şartlar altında, Boşko’nun önüne iki seçenek çıktı. Ya Sarajevo’dan ayrılıp Bosna Sırp’ı olan çetnik gruplara katılacak ya da kentte kalıp sevdiklerine, tanıdıklarına, komşularına kurşun sıkmayı reddedecekti.

juliet3


Boşko için hiç de zor bir seçim olmadı. Genç adam, Admira’dan da kopamayacağı için kentte kalmayı seçti. Savaşın ilerleyen safhalarında Koşevo Bölgesi’nde annesiyle oturdukları evlerine bir bomba isabet etti.
Boşko ve annesi, karşı binadaki komşularının yanına taşındı, ancak iki hafta sonra yine çetnik Sırpların attığı bir bomba binayı kullanılamaz hâle getirdi. Genç Boşko, ikinci bombardımandan birkaç saniye önce -şans eseri- evde bulunduğu odayı değiştirdiği için kurtulabilmişti.


İki sevgilinin aileleri birlikte yaşamaya başladı. Ancak Boşko, annesinin güvenliğinden çok endişe ettiği için Bosna Ordusu’ndan bir bağlantı bulup onu Belgrad’a yollamak adına girişimlerde bulundu. Nitekim Admira’nın ailesinin yanına taşındıktan bir ay sonra anne, Boşko’yu Admira’ya emanet edip Belgrad’ın yolunu tuttu.


Yaşanan dehşetin boyutları her geçen gün artarken, Admira’nın ailesi Boşko’nun annesine evlerini açmayı teklif etti. Ancak genç adamın annesi, “Çevrenizde Boşnak komşular var, biz ise Sırp kökenliyiz. Ya sizi rahatsız ederlerse?” dedi Admira’nın babasına…
Baba ise, tavrını çok net ortaya koyup, “Bizler sadece insanız. Ve insanlar etnik kökenlerine göre değil, kalplerine göre ayırt edilmelidir. Bana kimse, nasıl yaşamam ve ne yapmam gerektiğini söyleyemez” yanıtını verecekti.

juliet4


Yeryüzündeki cehenneme dönüşen şehirde kalmak her geçen gün büyük bir çile ve ardı arkası kesilmeyen bir yaşam mücadelesine dönüşüyordu. Admira ile kentten ayrılmayı kafasına koyan Boşko, şehirdeki kara borsa faaliyetlerinden elde ettiği gelirleri biriktirmeye başlamıştı bile…
İki aşık, bir süre sonra birlikte yaşamaya başlamıştı. Ancak Admira, Boşko’nun ailesi şehirde olmadığı için resmi bir törenle evlenmeyi kabul etmiyordu. Admira için bir başka nedense, kuşatma günlerinde şehirde yapılan Boşnak-Sırp, Boşnak-Hırvat evliliklerinin dış basın tarafından çok ilgi görmesi ve bir nevi ‘reklam’a çevrilmesiydi. Admira ve Boşko, aşklarını bu travmatik günlerde ‘medyatik’ hâle getirmekten hep kaçındı…


Takvim yaprakları 19 Mayıs 1993’ü gösterdiğinde, Boşko ile Admira şehirden kaçıp biriktirdikleri paralarla Belgrad’da yeni bir hayat kurmanın hayâliyle yola çıkacaktı. Vrbanja Köprüsü’nü geçip tarafsız bölgeden Grbavica Mahallesi’ne geçecek, oradan da Belgrad’a doğru yola çıkacaklardı.

juliet5


Hem Sırp, hem de Boşnak Ordusu’ndan tanıdıkları olan çift için Boşko, iki tarafla da bir anlaşma yapmıştı. İki aşık köprüden geçerken kimse ateş etmeyecekti. Saat 17.00’de Boşko ile Admira köprünün ayağının orada göründüler. El ele koşan çift, umutlarına doğru en hızlı adımlarını atarken bir anda silah sesleri duyuldu…
Boşko yere yığılmış ve o an hayatını kaybetmişti… Hemen ardından bir başka silah sesi daha duyuldu ve Admira boylu boyunca sevdiği adamın yanına düşüverdi. Admira, on beş dakika kadar Boşko’nun yanında canlı kaldı. Ona sarıldı… Ağladı… Ve son nefesini de yine sevdiği adamın hemen yanı başında verdi…


Olaya şahit olan gazetecilerden Washington Times Muhabiri Michael Hedges, o gün yaşananları şöyle anlatıyor;
“Boşnak bir asker bana Vrbanja Köprüsü’nün solunda yatan iki cansız bedeni işaret etti. Orası, tarafsız alandı ama sniper bölgesiydi. İkisi de 25 yaşında olan genç çifte kimin ateş ettiğini kimse bilmiyor. Ama Boşnakların söylediğine göre kurşunlar Sırp sniperların silahlarına ait… Boşko ve Admira 8 gün boyunca kimse tarafsız bölgeye giremediği için orada yan yana kalmıştı. Sonrasında bir gece yarısı Sırp askerlerin gidip çiftin ölü bedenlerini oradan aldıkları söylendi. Hemen ardından gecenin ortasında Boşnakların bunu yaptığı öne sürüldü…”

juliet7


Bu iki genç fidanı kimin kurşunu soldurdu? Hâlâ bilinmiyor. Ve pek de bir önemi yok(!) Çünkü etnik kökenlerin, inançların, siyasi görüşlerin, dil, cinsiyet ayrımlarının bir hiç olduğu, doğarken seçilemediği ve tek gerçeğin iyilik ya da kötülük olduğu bu dünyada; biri Müslüman, biri Ortodoks olan Sarajevo’nun Admira ve Boşko’su yan yana yatıyor… Sarajevo’daki Aslan Mezarlığı’nda, ruhları birlikte sonsuzluğu bekliyor.
Tıpkı ailelerinin yaşadığı siyasi gerilimlerden ötürü ‘kavuşmaları’ hayâl olan William Shakespeare’in Romeo ve Juliet’i gibi…
Boşko; sevdiği kadının aşkının tapınağına girdiğinde içinde canlanan asaletle, Sarajevo’nun çamurlu evleri arasında yıkılan bedeniyle, bütün denizleri Admira’nın ayaklarına döküyor şimdi…

KAYNAKÇA:
1) https://en.0wikipedia.org/wiki/Romeo_and_Juliet_in_Sarajevo
2) https://www.youtube.com/watch?v=jnQ1lTAVjhw

Saraybosna ‘dan Mostar’ a Bir Yolculuk

Saraybosna ‘ya kadar gelip Mostar’ a uğramamak olmazdı diye düşünüyorum. Bu düşünce doğrultusunda bir günümü Mostar ‘a ayırdım. Harika bir gündü. Dilerseniz önce nasıl gidildiğini anlatayım. İlk iş Sebil’ in karşısındaki büfeden 1,6 KM ‘ye tramvay bileti almak. Eğer şoförden alacaksanız bu tutar 1,8 KM oluyor. 1 veya 3 numaralı tramvaya bineceksiniz. 1 numara terminalin çok yakınında duruyor ama çok geç geldiği için ben 3 numaralı tramvaya bindim, 3 numaralı tramvayda yakınında indiriyor fakat biraz yürüyeceksiniz. Aldığınız bileti tramvayın içindeki bilet okuyucusuna mutlaka okutun bazen ansızın kontrol edilebilirsiniz. Bu yüzden bilet okumayı unutmayın. Tramvaya bindiniz, sekiz durak sonra Amerikan Konsolosluğu önündeki durakta ineceksiniz. Zaten indiğinizde yolun karşısındaki Konsolosluğu göreceksiniz. Konsolosluğun önünden geçerek yaklaşık 200 metre yürüdükten sonra dört yol ayrımına vardığımızda terminali görmüş olacaksınız. Dört yol ayrımının köşesindeki gördüğüm eski evi unutamam sanırım, tıpkı küçükken çizdiğim evlere benziyordu çünkü 🙂

Terminale vardınız Mostar ‘a giden otobüslerin olduğu kısma gidip 21 KM ödeyip yolunuza devam edin. Bu kadar kolay. Mostar’ a her saat başı otobüs gidiyor. Bu yüzden sıkıntı çekmiyorsunuz. Dönüş saati en son saat olarak 20.00 ‘dı. Siz yine de gittiğinizde tekrar sorarsınız.

Hareket vakti geldi ve ben pencere kenarındaki yerimi alıp heyecanlı heyecanlı etrafı izledim. Yol boyunca doğanın güzelliği beni gerçekten büyüledi. Bol bol izleme şansım oldu.2,5 saat sonra Mostar ‘daydım. Çok küçük ve çok ıssızdı. Şehirde kimsecikler yok gibiydi ama Mostar köprüsünü gördüğüm an her şey bir anda silindi sanki. Sadece köprüye odaklandım. Keyfini çıkara çıkara gezdim.Çok keyifli anlara bir yenisini eklemenin mutluluğu ile günü bitirdim.