İKARUS’UN DÜŞÜŞÜ

Pieter Breugel (1525- 1569) Hollandalı büyük Rönesans ressamıdır. Eserlerinin konularını çoğunlukla gerçek peyzajlardan, kır, köy yaşamından, folklardan ve Flaman atasözlerinden almıştır. Doğaya son derece bağlı bir ressamdır.
Breugel 1558 yılında ünlü “İkarus’un Düşüşü”adlı tablosunu yapmıştır. İkarus, Yunan mitolojisinde bilinen karakterlerden biridir. Atina’lı mimar Daidalus ve oğlu İkarus, Kral Minos’un emriyle, kendisinin inşa ettiği labirente, ” Labyrinthos”a kapatılmış. Daidalos bu durumdan çıkış yolları araştırmış ve sonunda kuşların pencere önüne bıraktığı tüylerden her ikisi için de kaçmaya yarayacak genişlikte iki çift kanat yapmış, bu kanatları balmumuyla bedenlerine, omuz başlarına yapıştırmış; oğlu İkarus’a ne çok alçaktan, ne de çok yüksekten uçmamasını ve güneş ışınlarına fazla yakınlaşmamasını söylemiştir. Elbetteki İkarus bu uyarıyı dinlemez güneşe daha çok yaklaşarak balmumundan yapılan kanatlarının erimesi sonucu denize düşmüştür.
Resimdeki gemiye dikkatli baktığınızda geminin hemen önünde İkarus ‘u görürsünüz. İkarus düşmüş ve sadece ayakları görünmektedir. Bruegel’ in resimdeki eleştirisi toplumun duyarsızlığı ve umursamazlığıdır. Çünkü resimde göründüğü gibi İkarus yalnız değildir. Balıkçı,çoban ve bir çiftçi olmasına rağmen duyarsız bir görünüm hakim
📍Her resmine bir şiir yazdığı söyleniyor. 📍Eser, Brüksel ‘deki Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi’ nde sergilenmektedir.
📍Yukarıdaki öyküyü Ovidus Metamorfozlar isimli eserinde yazmıştır.

Sanat dolu bir hafta olsun 🙂

HARİKA GÜN IŞIĞI İLE BELGRAD

Gittiğim her ülke ya da şehirde ilk an çok önemli benim için. Çünkü o yerden ayrıldığımda hep o ilk karşılaşma aklımda kalıyor. Belgrad ‘ ı da harika kış güneşi ile hatırlayacağım. Şehre adım atar atmaz gün ışığı ile karşılandım ve sokaklarda dolaşmak bu yüzden çok daha keyifliydi. Kasım ayında baharı yaşıyordum adeta. Avrupa tarzı yapılarıyla, müzeleriyle, parkları ve yardımsever insanları ile hoş bir anı olarak hatırımda kalacak.

Sırpça ‘da “Beyaz Şehir” anlamına gelen Belgrad ;yaşadığı onca savaştan sonra küllerinden doğan bir şehir. Her bir sokağını keşfettiğimde insanların enerjisi de dikkatimi çekti, gençlerle birlikte her yaştan insanın keyifle sokaklarda zaman geçirip mutlu anlar biriktirdiklerine şahit oldum. Şehrin dinamiği ve enerjisi karşısında önce şaşkına dönsem de sonra bu canlı şehre ayak uydurdum. Tüm gün yürüyen ben değilmişim gibi akşam “Hasan Ağa’nın Karısı” adlı tiyatro oyununu izleme şansı da yakaladım. İlk defa bu kadar kısa süre kaldığım bir yabancı şehirde böyle güzel bir etkinliği deneyimledim.Hasan Ağa ‘nın Karısı, bir Boşnak halk destanından yola çıkılarak yazılmış, kadınların toplum içindeki yerini sorgulayan bir oyun. Goethe, bu destanı kendi şiir diliyle Almanca’ ya kazandırmıştır ve bu çalışma 1788 yılında Heder ‘in Volkslieder adlı halk edebiyatı seçmelerinde yer almıştır. Böylece oyun, tüm Avrupa’ ya yayılarak evrensel bir halk destanı niteliği kazanmıştır.

Şehirden ayrıldığım gün her ne kadar yağmur yağsa da ben seni içimi ısıtan gün ışığınla hatırlayacağım Belgrad.

Bol seyahatli, bol sanatlı haftalar 🙂

SARAYBOSNA ‘NIN ROMEO VE JULİET’İ

“Asaletim sadece aşkının tapınağına girdiğimde olacak içimde.
Bir gün yıkılırsa bedenim başka ülkelerin çamurlu evlerinde:
Bil ki bütün denizleri ayaklarına dökeceğim.”

– William Shakespeare (Romeo ve Juliet)

Yıl 1984, Yugoslavya’nın kültür başkentlerinden Sarajevo, Kış Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapıyor. O yıl aynı zamanda; etnik kökenleri ile dinleri farklı olmasına rağmen kendileri ve aileleri bunu hiç sorun etmeden Sarajevo’da iç içe yaşayan iki gencin, Admira İsmiç ve Boşko Brkiç’in ‘birbirlerinin aşk tapınağına’ girdikleri yıl olarak da geçiyor takvim yapraklarına. Üstelik ikisi de henüz 16 yaşındayken…


Müslüman bir Boşnak kızı olan Admira, Bosna Sırp’ı Boşko’ya, genç adam da bu genç kadına ilk görüşte tutulmuştu ve hikâyeleri başlamıştı. Genç aşıklar, ilerleyen yıllarla birlikte birbirlerini aileleriyle de tanıştırdı. Yugoslavya’nın huzurlu topraklarında güzel bir gelecek hayâl edip, eğitim hayatlarını sürdürdüler. Aileleri de kaynaşıp, tıpkı onlar gibi et ve tırnak oldu âdeta… Hep birlikte gittikleri tatillerde güzel anılar biriktirdiler.


Ailesi, 1970’te Sırbistan’dan Sarajevo’ya göçen Boşko, bir kalp krizi sonucu babasını kaybedip annesiyle yaşamaya başlamıştı sonraları… Admira ise, sevdiği adamın her daim yanında olup onunla birlikte acıları göğüslemişti.
80’lerin ortalarında Boşko, Yugoslavya ordusuna katıldığında çevrelerindeki çoğu kişi zamanla hikâyelerinin sekteye uğrayacağını düşünüyordu. Ancak yanıldılar. Ne Admira Boşko’dan, ne de Boşko Admira’dan aşk sözlerini, mektuplarını bir an bile eksik etmedi genç askerdeyken…

juliet2


Admira’nın babası, Boşko’nun askerde olduğu günlere dair bir anıyı şöyle anlatıyor; “Boşko askerdeyken o da, Admira da henüz çok gençti. Ama Admira, öylesine içine kapanmıştı ki sadece okuldan eve evden okula gidip geliyordu. Tek kelime konuşmuyordu. Bir akşam ona, ‘Kızım sen de arkadaşların gibi dışarı çık. İnan bana dışarıda Boşko gibi birçok insan var. Üzme kendini’ dedim. Ama o bunu ısrarla reddetti. Boşko’nun yolunu bekledi ve sadece ona sadık kaldı.’’


Boşko’nun annesi de, oğlunun hayatındaki ilk ve tek aşkının Admira olduğunu söylüyor;
“Admira’dan başka bir kızdan bana bahsetmedi bile. Zaten daha 16 yaşındayken tanışmışlardı. Birbirlerine sıkı bir tutkuyla bağlıydılar. Ve sanırım herkesin hayatında ihtiyacı olan gerçek aşk da tam olarak buydu…”


Kara bulutlar, özellikle 1991’den itibaren yoğun kümeler hâlinde çökmeye başlıyordu Sarajevo’nun üzerine… Çetnik Sırpların önderliğinde başlatılan kuşatma, Yugoslavcılık ruhunun sonuna kadar hissedildiği güzel kenti dipsiz bir kuyuya çeviriyordu.
Dağlardan yapılan top ve sniper atışlarıyla insanların günlük yaşamları alt üst ediliyor, çoğu insanın sabah yanında uyanan sevdikleri akşam evlerine döndüklerinde ortadan kaybolmuş oluyordu.
İşte tam da bu şartlar altında, Boşko’nun önüne iki seçenek çıktı. Ya Sarajevo’dan ayrılıp Bosna Sırp’ı olan çetnik gruplara katılacak ya da kentte kalıp sevdiklerine, tanıdıklarına, komşularına kurşun sıkmayı reddedecekti.

juliet3


Boşko için hiç de zor bir seçim olmadı. Genç adam, Admira’dan da kopamayacağı için kentte kalmayı seçti. Savaşın ilerleyen safhalarında Koşevo Bölgesi’nde annesiyle oturdukları evlerine bir bomba isabet etti.
Boşko ve annesi, karşı binadaki komşularının yanına taşındı, ancak iki hafta sonra yine çetnik Sırpların attığı bir bomba binayı kullanılamaz hâle getirdi. Genç Boşko, ikinci bombardımandan birkaç saniye önce -şans eseri- evde bulunduğu odayı değiştirdiği için kurtulabilmişti.


İki sevgilinin aileleri birlikte yaşamaya başladı. Ancak Boşko, annesinin güvenliğinden çok endişe ettiği için Bosna Ordusu’ndan bir bağlantı bulup onu Belgrad’a yollamak adına girişimlerde bulundu. Nitekim Admira’nın ailesinin yanına taşındıktan bir ay sonra anne, Boşko’yu Admira’ya emanet edip Belgrad’ın yolunu tuttu.


Yaşanan dehşetin boyutları her geçen gün artarken, Admira’nın ailesi Boşko’nun annesine evlerini açmayı teklif etti. Ancak genç adamın annesi, “Çevrenizde Boşnak komşular var, biz ise Sırp kökenliyiz. Ya sizi rahatsız ederlerse?” dedi Admira’nın babasına…
Baba ise, tavrını çok net ortaya koyup, “Bizler sadece insanız. Ve insanlar etnik kökenlerine göre değil, kalplerine göre ayırt edilmelidir. Bana kimse, nasıl yaşamam ve ne yapmam gerektiğini söyleyemez” yanıtını verecekti.

juliet4


Yeryüzündeki cehenneme dönüşen şehirde kalmak her geçen gün büyük bir çile ve ardı arkası kesilmeyen bir yaşam mücadelesine dönüşüyordu. Admira ile kentten ayrılmayı kafasına koyan Boşko, şehirdeki kara borsa faaliyetlerinden elde ettiği gelirleri biriktirmeye başlamıştı bile…
İki aşık, bir süre sonra birlikte yaşamaya başlamıştı. Ancak Admira, Boşko’nun ailesi şehirde olmadığı için resmi bir törenle evlenmeyi kabul etmiyordu. Admira için bir başka nedense, kuşatma günlerinde şehirde yapılan Boşnak-Sırp, Boşnak-Hırvat evliliklerinin dış basın tarafından çok ilgi görmesi ve bir nevi ‘reklam’a çevrilmesiydi. Admira ve Boşko, aşklarını bu travmatik günlerde ‘medyatik’ hâle getirmekten hep kaçındı…


Takvim yaprakları 19 Mayıs 1993’ü gösterdiğinde, Boşko ile Admira şehirden kaçıp biriktirdikleri paralarla Belgrad’da yeni bir hayat kurmanın hayâliyle yola çıkacaktı. Vrbanja Köprüsü’nü geçip tarafsız bölgeden Grbavica Mahallesi’ne geçecek, oradan da Belgrad’a doğru yola çıkacaklardı.

juliet5


Hem Sırp, hem de Boşnak Ordusu’ndan tanıdıkları olan çift için Boşko, iki tarafla da bir anlaşma yapmıştı. İki aşık köprüden geçerken kimse ateş etmeyecekti. Saat 17.00’de Boşko ile Admira köprünün ayağının orada göründüler. El ele koşan çift, umutlarına doğru en hızlı adımlarını atarken bir anda silah sesleri duyuldu…
Boşko yere yığılmış ve o an hayatını kaybetmişti… Hemen ardından bir başka silah sesi daha duyuldu ve Admira boylu boyunca sevdiği adamın yanına düşüverdi. Admira, on beş dakika kadar Boşko’nun yanında canlı kaldı. Ona sarıldı… Ağladı… Ve son nefesini de yine sevdiği adamın hemen yanı başında verdi…


Olaya şahit olan gazetecilerden Washington Times Muhabiri Michael Hedges, o gün yaşananları şöyle anlatıyor;
“Boşnak bir asker bana Vrbanja Köprüsü’nün solunda yatan iki cansız bedeni işaret etti. Orası, tarafsız alandı ama sniper bölgesiydi. İkisi de 25 yaşında olan genç çifte kimin ateş ettiğini kimse bilmiyor. Ama Boşnakların söylediğine göre kurşunlar Sırp sniperların silahlarına ait… Boşko ve Admira 8 gün boyunca kimse tarafsız bölgeye giremediği için orada yan yana kalmıştı. Sonrasında bir gece yarısı Sırp askerlerin gidip çiftin ölü bedenlerini oradan aldıkları söylendi. Hemen ardından gecenin ortasında Boşnakların bunu yaptığı öne sürüldü…”

juliet7


Bu iki genç fidanı kimin kurşunu soldurdu? Hâlâ bilinmiyor. Ve pek de bir önemi yok(!) Çünkü etnik kökenlerin, inançların, siyasi görüşlerin, dil, cinsiyet ayrımlarının bir hiç olduğu, doğarken seçilemediği ve tek gerçeğin iyilik ya da kötülük olduğu bu dünyada; biri Müslüman, biri Ortodoks olan Sarajevo’nun Admira ve Boşko’su yan yana yatıyor… Sarajevo’daki Aslan Mezarlığı’nda, ruhları birlikte sonsuzluğu bekliyor.
Tıpkı ailelerinin yaşadığı siyasi gerilimlerden ötürü ‘kavuşmaları’ hayâl olan William Shakespeare’in Romeo ve Juliet’i gibi…
Boşko; sevdiği kadının aşkının tapınağına girdiğinde içinde canlanan asaletle, Sarajevo’nun çamurlu evleri arasında yıkılan bedeniyle, bütün denizleri Admira’nın ayaklarına döküyor şimdi…

KAYNAKÇA:
1) https://en.0wikipedia.org/wiki/Romeo_and_Juliet_in_Sarajevo
2) https://www.youtube.com/watch?v=jnQ1lTAVjhw

Saraybosna ‘dan Mostar’ a Bir Yolculuk

Saraybosna ‘ya kadar gelip Mostar’ a uğramamak olmazdı diye düşünüyorum. Bu düşünce doğrultusunda bir günümü Mostar ‘a ayırdım. Harika bir gündü. Dilerseniz önce nasıl gidildiğini anlatayım. İlk iş Sebil’ in karşısındaki büfeden 1,6 KM ‘ye tramvay bileti almak. Eğer şoförden alacaksanız bu tutar 1,8 KM oluyor. 1 veya 3 numaralı tramvaya bineceksiniz. 1 numara terminalin çok yakınında duruyor ama çok geç geldiği için ben 3 numaralı tramvaya bindim, 3 numaralı tramvayda yakınında indiriyor fakat biraz yürüyeceksiniz. Aldığınız bileti tramvayın içindeki bilet okuyucusuna mutlaka okutun bazen ansızın kontrol edilebilirsiniz. Bu yüzden bilet okumayı unutmayın. Tramvaya bindiniz, sekiz durak sonra Amerikan Konsolosluğu önündeki durakta ineceksiniz. Zaten indiğinizde yolun karşısındaki Konsolosluğu göreceksiniz. Konsolosluğun önünden geçerek yaklaşık 200 metre yürüdükten sonra dört yol ayrımına vardığımızda terminali görmüş olacaksınız. Dört yol ayrımının köşesindeki gördüğüm eski evi unutamam sanırım, tıpkı küçükken çizdiğim evlere benziyordu çünkü 🙂

Terminale vardınız Mostar ‘a giden otobüslerin olduğu kısma gidip 21 KM ödeyip yolunuza devam edin. Bu kadar kolay. Mostar’ a her saat başı otobüs gidiyor. Bu yüzden sıkıntı çekmiyorsunuz. Dönüş saati en son saat olarak 20.00 ‘dı. Siz yine de gittiğinizde tekrar sorarsınız.

Hareket vakti geldi ve ben pencere kenarındaki yerimi alıp heyecanlı heyecanlı etrafı izledim. Yol boyunca doğanın güzelliği beni gerçekten büyüledi. Bol bol izleme şansım oldu.2,5 saat sonra Mostar ‘daydım. Çok küçük ve çok ıssızdı. Şehirde kimsecikler yok gibiydi ama Mostar köprüsünü gördüğüm an her şey bir anda silindi sanki. Sadece köprüye odaklandım. Keyfini çıkara çıkara gezdim.Çok keyifli anlara bir yenisini eklemenin mutluluğu ile günü bitirdim.

AH MOSTAR 🌿

Mostar Köprüsü ;Kanuni Sultan Süleyman ‘ın emriyle Mimar Sinan’ ın çırağı Mimar Hayreddin tarafından 1566 yılında yapılmıştır. Bu köprü şehre de adını vermiştir. Yüzyıllardan beri seyyahların ve araştırmacıların ilgisini çeken köprüye 1658 yılında uğrayan Fransız seyyah A. Pollet bu köprünün inşasının kabul edilmez bir cüret eseri olduğunu, Venedik ‘te bir mimari harikası sayılan Rialto Köprü’ sünden daha geniş yapıldığını söylemiştir. Ne yazık ki köprü 9 Kasım 1993 ‘de Hırvatlar tarafından yıkılmıştır. 1997 yılında yapımına tekrar başlanan köprü Neretva nehrine gömülen taşların bir kısmı çıkartılarak inşa edilmiştir. 2005 yılında ise Dünya Mirası Listesine dahil edilmiştir.
Mostar köprüsünü uzaktan gördüğüm anı unutamam diye düşünüyorum. Karşı karşıya geldiğim bir kaç dakika sonra yağmur çiseliyordu. Hüzünlü bir tarihten gelen gözyaşlarına benzettim. Köprüye dokunmak belki de sımsıkı sarılmak adına adımlarımı hızlandırdım. Sonra Bulutsuzluk Özlemi ‘nin yaşamaya mecbursun adlı şarkısı geldi aklıma. Şöyle diyordu “Mostar köprüsü çökmüş
Neretva ne kadar üzgün
Kimbilir…”
Evet, yaşamaya mecbursun.

#mostar #mostarköprüsü #mostarbridge #neretva #neretvariver

Bir Müzesever Saraybosna ‘da

Sizi bilmem ama her gittiğim şehirde mutlaka müze ziyareti gerçekleştirmek bana inanılmaz keyif veriyor. Hiç bir şey bilmeseniz bile ziyaret ettiğiniz müzeler o şehir hakkında o kadar güzel bilgiler sunuyor ki. Gezi bittiğinde ben bu kadar bilgiyi hangi ara elde ettim demekten geri duramıyorsunuz. Tecrübe ile sabit 🙂

Tam karmamakarışık olduğum bir dönemde aniden alınmış bir geziydi benim Saraybosna serüvenim. Bavulumu hazırladığımı ve otelimi seçip kendimi Saraybosna ‘da bulduğumu hatırlıyorum. Detaylı hiçbir araştırma yapmadan ışınlandım desem hiç garip olmaz. Tabii ki Bosna Hersek ;Bosna Savaşı, yaşanan katliamları, Bosna Halkı ile olan kültürel benzerliklerimizi bildiğim bir ülkeydi ama benim herşeyi didik didik etme huyumu bu kez uygulayamadan adımımı attım. Çok hüzünlü, bazen çok keyifli, çok heyecanlı ve çok güzel bilgileri topladım ben bu seyahatte. İyi ki paldır küldür ve aniden gittim diyorum şimdi.

Evet ne diyordum? Müzeler…Şehre akşam yetiştiğim için ve ayrıca Katedrale çok yakın bir otelde kaldığım için hemen akşam yürüyüşü yaptım. Bir taraftan da etrafta müze var mı yok mu ona bakıyorum ki yarın için kolaylık olsun. Tam aklımdan bunları geçiriyorken bir ok işareti ile gösterilen müze tabelasını gördüm. Tamam dedim yarın ilk iş buraya gelmek. Dediğim gibi ertesi gün Katedrali ziyaret ettikten sonra soluğu bu müzede aldım. Adımımı attığım an hüzne boğulacağımı anladım, bir an coşku sevinç yerini hüzne bıraktı ve gözde nemlenmelere yol açtı. Merdivenlerden çıkarken dokunmayın gerçek eşyalardır uyarısını almak bile ürkütücü ve dokunaklı geldi. Yavaşça merdivenlerden çıktım, giriş için ödemeyi yaptım ve inanılmaz derecede hüzne kapıldığım fotoğraflarla başbaşaydım artık. Hani derler ya boğazıma bir yumru oturdu inanın kendimi çaresiz, yakın geçmişte böyle bir yıkımın nasıl yaşanabilir olduğuna, nasıl müdahale edilmediğine iç geçirerek umutsuzca bir ana sürüklendiğimi hissettim. Fotoğraflara bakmaya dayanamadım. O kadar etkilendiğim bir müzeydi ki tek bir fotoğraf bile çekmek istemedim. Sadece o anı yaşamak istedim. Kendimle ve o anla başbaşa kalarak. İşkence sahneleri, insanların bir deri bir kemik hallerini gördükçe ben bu fotoğrafları görmeye dayanamazken insanlar bu acılara nasıl tahammül etmiş diyebilmekten öteye gidemedim. Bir ara çıkıp gitsem mi dedim, sonra bu insanlar bu acıları gerçekten yaşamış kendine gel dedi iç sesim. Nutkum tutuldu ama terketmedim. Her bir fotoğrafı, her bir görüntüyü tek tek inceledim,her bir bakışta boğazımın düğüm düğüm olduğunu hissettim. Müzeden dışarı çıktığım anı hatırlıyorum, gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldım. Sarsıcıydı. Bu müzenin adı İnsanlığa ve Soykırama karşı Suçlar Müzesi 1992 – 1995.

Bahsettiğim müzeden çıktım. Otur bir kendine gel, dinlen, yok olur mu? Hem oturmaya mı geldik biz buraya modundayım. Hemen başka bir müzede soluğu aldım. Bu müzede Katedrale çok yakın. Ama siz benim gibi yapmayın dikkatli bakın sağınıza solunuza meğer bu müzenin önünden geçip görmemişim tekrar Katedrali tavaf ettikten sonra gördüm, arayıp bulamamak dediklerinden. Neyse aradığımı buldum. Bu müze de giriş ücretli. Bileti aldıktan sonra kulaklık da veriyorlar Türkçe seçenek de mevcut 🙂

Girer girmez dikkatimi çeken müzede siyah ve beyazın hakim olması. Sergilenen tüm resimler siyah beyaz, kullanılan yazılar siyah beyaz. Ölenlerin fotoğrafları, isimleri her şey. Yine kendimi sarsıcı bir müzede bulmuştum. Müzede bir ekran var, teker teker o dönemi yani Srebrenitsa Soykırımı’na dair görüntüler, belgeseller paylaşılıyor. Her bir görüntüyü uzun uzun izledim. Cümleleri not aldım.Avrupa’ da ikinci Dünya Savaşı ‘ndan sonra yaşanmış en büyük insanlık trajedisi olarak kabul edilen 8372 Boşnak sivilin hunharca öldürüldüğü Srebrenitsa Soykırımı’nın yansımalarına rastlıyorsunuz burada.

Duvarda çok etkilendiğim Edmund Burke ‘nin bir sözünü de hemen fotoğrafladım.

Galeri 11/07/95 olarak anılan bu özel yeri ziyaret etmenizi öneririm. Çok yakın bir geçmişte yaşanan bu soykırımın detaylı bilgilerini elde edebilirsiniz.

Ardından bu kadar sarsıcı üst üste müze ziyaretini gerçekleştirdin bari açık havada yürüyüp Latin Köprüsü ‘ne git dedim kendime. Tam köprüye doğru ilerlerken yol üstünde yine bir müze bana göz kırpıyordu. İlk iki müzeden de çok farklıydı hem de. Hiç düşünmeden içeri girdim. Osmanlı’ dan Avusturya – Macaristan İmparatorluğu dönemine geçişi keskin çizgilerle anlatan “Despic Evi” ndeydim bu kez. Dönemin varlıklı Hristiyan ailesi Despic’ lerden adını alan ev, içerisinde hem Osmanlı hem de Avusturya – Macaristan İmparatorluğu dönemlerinin izlerini barındırıyor. Dönemin zenginlik sembollerinden yastık işlemeler, Şam ‘dan etkilenerek yaptırılan duvar süslemeleri, evde yaşayan son nesle ait 112 yıllık fotoğraflar, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminden kalma kapı süslemeleri ve hikayesiyle gerçekten çok etkilendiğim mekanlardan bir tanesiydi. Ev iki katlı.

Birinci kat ve ikinci kat birbirinden o kadar farklı ki. Birinci katta Osmanlı yaşam tarzını benimseyen bir aileden bahsedebilirsiniz. Çünkü döşeklerde yatıldığını, yer sofrası etrafında yemek yendiğini, minderlerde oturulup, güğüm ve leğenlerin kullanıldığını göreceksiniz. Osmanlı 19.yüzyıl sonlarına doğru Bosna Hersek ‘ten çekiliyor. Bu değişim hem şehre hem de evlere yansıyor. Bu etki sebebiyle de üst kata çıktığınızda tamamen batı tarzında düzenlenmiş bir ev göreceksiniz. Üst katta daha çok Viyana ve Budapeşte’ den getirilmiş dolap, piyano, çay takımı ve nevresimler göze çarpıyor. Hoşuma giden mekanlardandı, iyi ki ziyaret ettim.

Sonunda müzeden çıkıp Latin Köprüsü ‘ne geldim. (Latin Köprüsü’ nün hikayesini bir önceki yazımda anlattım.) Avusturya – Macaristan İmparatorluğu tahtının varisi Franz Ferdinand ve eşi Sofia ‘ya burada Sırp milliyetçisi tarafından suikaste uğradı.Latin Köprüsü’ nün bol bol fotoğrafını çektim, biraz yürüdüm, dökülen yaprakları izledim ve köprünün çok yakınında gördüğüm müzeye yine hiç düşünmeden giriverdim 🙂 Ücretli bir müze. Giriş biletlerini bulur bulmaz ücretleri sabitleyeceğim. Dış görüntüsü çok hoş, pembe pembe. Fakat yaşanan olaylar hiç de öyle pembemsi değil. Müze içinde suikasti belgesel olarak anlatan görüntüler var. Franz Ferdinand ve eşi Sofia ‘nın heykelleri, o dönem giydikleri kıyafetleri yer alıyor. Ayrıca döneme ait objeler, gazeteler, takılar, çantalar da müzede mevcut. Müze çok küçük ama yaşanılan hikaye fazlasıyla büyük.

Bir gün içinde bu kadar müze yeter miydi benim gibi bir müzesevere. Tabii ki yetmedi. Önce meşhur Boşnak böreğini tatmak üzere Başçarşı ‘da bulunan Sac adındaki mekana gittim. Çok güler yüzlü Türkçe bilen çalışanların olması ne hoş 🙂 Ispanaklı, peynirli, kıymalı ve patetesli çeşitleri mevcut. Tercihim peynirli ve ıspanaklı oldu.

Müze ziyaretlerine küçük bir es verdikten sonra her zaman yaptığım gibi şehri yürüyerek keşfe çıktım. Saraybosna ‘da Edebiyat müzesi olduğunu biliyorum ama nerde? Sokakları, çarşıları dolaşırken küçücük sokakta karşıma çıkıverdi Edebiyat ve Performans Sanatları Müzesi.

1961 yılında kurulan müzede edebiyat ve tiyatro koleksiyonları yer almakta. Müze o kadar şirin ki, bahçesinde oturup kitabımı okuyup bir de kahve içmek istedim. Adım atar atmaz çok sevimli müze görevlisi sizi karşılıyor. Elime kocaman demirden bir anahtar verdi. Sanki sihirli bir bahçenin kapısını açacakmışım hissine kapıldım. Kapıyı açar açmaz kitaplara, yazarlara, şairlere yolculuk başladı. Böylece müzeyi gezerken bir çok yazar ve şair hakkında bilgi de edindim. Yazarların ve şairlerin okudukları kitaplara, kullandıkları birtakım eşyalara yakından tanıklık ediyorsunuz. Silvije Strahimir Kranjčević, Petar Kocic, Kalmi Baruh, Isak Samokovlija, Ivo Andric gibi önemli edebiyatçılar, Jelena Keseljevic, Avdo Dzinovic, Jolanda Dacic gibi sahne sanatçıları hakkında bolca bilgilendim. İçinde edebiyat ve sanata dair izler barındıran bu müzeyi benim ziyaret etmem hiç şaşırtıcı olmadı:)

Üçüncü günü Mostar ‘a ayırdığım için dördüncü gün Belgrad’ a gidecek otobüs saatine kadar yine Saraybosna ‘yı keşfetmeye devam ettim. Ferhadiye Caddesi’ nden Sönmeyen Ateş Anıtı ‘nın olduğu tarafa doğru yürüdüğünüzde küçük bir park var ve bu parkda şahane satranç oynayan amcalara denk gelmek gülümsetti. Bu parkın karşısına geçip Bosna Hersek Ulusal Galerisi ‘ ne ulaşabilirsiniz. Burası birbirinden güzel eserlerin sergilendiği sanat müzesi.

Belgrad seyahatim sebebiyle ziyaret edemediğim fakat sonradan araştırma yaptığım bir müzeyi de paylaşmak istiyorum. Savaşta Çocukluk müzesi, adından da anlaşıldığı gibi çocukluğu savaşta geçmiş çocukların anılarına odaklanıyor ve Bosna Savaşı’ndaki çocukların eşyaları toplanarak oluşturulmuş bir müze. Bu müze o kadar yeni ki “Barış herkesin hakkıdır” sloganıyla 2017 yılında kurulmuş. Ve bu müzenin oluşumundaki esas etken aynı isimli bir kitaptan doğması, yani müze fikri kitaptan doğuyor. Türkçe ‘ye de çevrilmiş mutlaka alıp okuyacağım. Ayrıca 2018 Avrupa Konseyi Müze Ödülü’ ne layık görülmüş. Sırf çocukların deneyimlerine odaklanan ilk ve tek müze olma özelliğine de sahip. Saraybosna ‘ya ikinci kez gitmeme sebep olsun.

Seyahatlerimde müze ziyaretlerimin olmadığı bir an düşünemiyorum. Hiç denemediyseniz bir kez de olsa deneyimlemek belki size de katkı sağlar.

Kendim için bol müze ziyaretli seyahatler diliyorum 🙂

Saraybosna ‘da Gezilecek Yerler

1.Başçarşı:Saraybosna ‘nın kalbi niteliğindedir. İsa Bey’ in isteği üzerine 16.yüzyılda kurulmuş olan Osmanlı çarşısıdır. Başçarşı sokaklarında yürüdüğünüzde Türkçe isimlere rastlamanız mümkün. Saraybosna’ya özgü hediyelik eşyaların yer aldığı geleneksel nitelikteki lezzetli yemeklerin sunulduğu restaurantlar, bakırcıları, Boşnak kahvesini yudumlayacağınız kahvehaneler, üzerinde “Türk çayı” yazısını bulacağınız çay evleri ile tipik Anadolu şehrinde keşfe çıktığınızı hissedebilirsiniz. Ticaretin gelişmesiyle Gazi Hüsrev Bey ;camiler, hanlar, hamamlar yaptırarak katkıda bulunmuştur. Başçarşı böylece dönemin en büyük ticaret merkezi haline gelmiştir. Şu an aslını koruyarak işlevine devam eden Başçarşı Saraybosna ‘nın olmazsa olmazlarından.

2.Milli Kütüphane (Vijecnica Kütüphanesi): Bosna Hersek ‘in hafızası olarak biliniyordu. Nedeni ise, Osmanlı idaresinde 400 yıl kaldıktan sonra 1878 yılında Berlin Kongresi’ yle Avusturya Macaristan İmparatorluğu hakimiyetine giren Saraybosna ‘da 1892 – 1896 yıllarında şehrin merkezinde Endülüs mimarisiyle inşa edilen kütüphane içinde Bosna Hersek’ de yaşayan Boşnak, Sırp, Hırvat ve Yahudilere ait el yazması, yaklaşık 6 milyon kitap, önemli eser ve arşiv belgelerini bulundurıyordu.

Kütüphanenin mimarisi o kadar etkileyici ki herhangi bir bilginiz olmasa bile böyle bir mimari karşısında merakınızı gizleyemiyorsunuz.

Kütüphane 25 Ağustos 1992 tarihinde Saraybosna ‘yı kuşatan Sırp topçu ateşi sonucu çıkan yangında büyük zarar gördü. 3 gün boyunca devam eden yangında 155 bini el yazması, ülkenin ulusal arşivlerinin de içinde bulunduğu 2 milyondan fazla eserin yanarak yok olduğu bilinmektedir.

Günümüzde kütüphane olmasının yanı sıra sergi ve konser merkezi olarak da hizmet vermektedir. İçini gezme fırsatı bulduğum bu kütüphanenin dış cephesi kadar iç mimarisi de çok etkileyici. Saraybosna ‘nın sembol yapılarından bir tanesini ziyaret etmek güzel bir an olarak hatırlanacak. Yalnız giriş ücretli. Bu bilgiyi de paylaşarak bir diğer gezilecek yere geçeyim.

Giriş ücreti :8 KM

3.Sebil:Saraybosna ‘ya ilk vardığımda hüznü çağrıştırıyor demiştim. Yaşanan onca acıdan sonra şehrin üzerine bir dinginlik çökmüştü sanki. Telaşa yer olmadan her bir hareketini ağırdan alıyor gibiydi. Neredeyse tüm sokaklarını yürüyerek dolaştığım Saraybosna’ nın capcanlı bir yerinde uzun bir süre durdum. Burası tam da Başçarşı Sebil ‘in olduğu yerdi. San Marco Meydanın’ da gördüğüm güvercin topluluğunu ve cıvıltısını yeniden Saraybosna ‘da bulmuştum. Koşuşturma, insan telaşı ve güvercinlerin güzelliği hepsinin biraraya geldiği tek nokta Sebil’ in olduğu yerdi. Harika bir andı.

Sebil, Bosna Sancak Bey ‘i İsa Bey tarafından yaptırılmış, Gazi Hüsrev tarafından genişletilmiş ve son olarak 1753 yılında Vali Hacı Mehmet Paşa tarafından yaptırılarak Başçarşı’ nın başlangıcı satılacak yerde konumlanmış Osmanlı tarzı ahşap bir çeşmedir.

Sebil ‘in hem sabahın erken saatinde hem de havanın karsrmasıyla birlikte harika bir görüntüye sahip olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Sabahın çok çok erken blr saatinde bir cafede (şimdi adını hatırlayamadım) üşenmeyip o saatte uyanıp aheste aheste kahvelerini yudumlayan Saraybosna halkına hayretler içinde bakakaldığımı hiç unutamam sanırım. Sebil ‘in çok yakınındaki bu şirin cafede bir kaç dakika sonra Boşnak teyzelerle koyu bir sohbete dalıp, Sebil’ in etrafındaki güvercinleri gülümseyerek izleyip huzur bulduğumu hatırlıyorum.

4.Kutsal Kalp Katedrali :Saraybosna ‘nın en büyük Hristiyan mabedidir. Katedralin önünde bulunan 2.Jean Paul heykeli bu mabedin Hristiyanlarca önemini göz önüne serer. Avrupa tarzı mimarinin en güzel örneklerinden biri olan Katedral Paris’ teki Notre Dame Katedrali den esinlenerek 1889 yılında yapılmıştır. Katedral’e girmeden önce yerlerde göreceğiniz Saraybosna gülleri de ilgi çeker. Saraybosna gülleri, Bosna Savaşı’nda(1992-1995) Saraybosna’ ya atılan havan topları nedeniyle insanların hayatlarını kaybettiği yerlerde top mermilerinin bıraktığı izlere verilen isim.

5.Latin Köprüsü :Saraybosna ‘nın dünya tarihinde çok önemli bir yeri var. Sırp milliyetçisi Gavrilo Princip Avusturya tahtını varisi Franz Ferdinand’ ı 1914 ‘te kemerli bir taş köprünün kuzey ucunda gerçekleşen suikast sonucu öldürdü. Bölgenin kaderini değiştirdi. Bu köprü bugün Latin Köprüsü olarak anılıyor. Milyatska Nehri üzerindeki tarihi Osmanlı köprülerinden biri olan Latin köprüsü kimi zaman Frenk köprüsü kimi zaman Bosnalı Sırp suikastçiye atfen Yugoslavya döneminde Gavrilo Princip köprüsü olarak adlandırıldı. Sol kıyıdaki Katolik yerleşkesi nedeniyle Osmanlı döneminde “Frenkluk” ya da “Latinluk” olarak bilinen bölge, Latin Köprüsü ‘ne de adını verdi. Bölge Saraybosna’ ya yerleşen Dubrovnikli Katolik ustaların yaşadığı yer olması nedeniyle bu şekilde isimlendirilmiştir.

6.Sönmeyen Ateş Anıtı : Bosna Hersek ‘teki İkinci Dünya Savaşı’ nın askeri ve sivil kurbanlarının anıtıdır. Anıt, 6 Nisan 1946 ‘da Saraybosna’nın dört yıl süren Nazi Almanya’ sı ve faşist Hırvatistan ‘nın bağımsız devleti tarafından işgalinden kurtulmasının ilk yıldönümü olarak yapıldı.

Sönmeyen Ateş Anıtı ‘nı hem gündüz hem de gece fotoğrafladım. Gerçekten Saraybosna’ da attığınız her adımda anlamlı ve hikayesi olan bir şeylere rastlıyorsunuz.

Anıt üzerinde kısaca şu ifadelere yer veriliyor: “Cesareti ve birlikte dökülen kanlarıyla, Bosnalı, Hersekli, Hırvat, Karadağlı ve Sırp tugaylardan oluşan Yugoslavya Ulusal Ordusu: Müslüman, Sırp ve Hırvat vatanseverler ile 6 Nisan 1945’te Bosna Hersek Cumhuriyeti’ni kurtardı. Bu zafer için canını feda edenlere, sonsuz şükran ve minnetle…

7.Saat Kulesi :Saraybosna ‘da bir diğer sembol niteliğinde olan yapı Saat Kulesi’ dir.

Saat Kulesi 15..yüzyıl sonu ile 16.yüzyıl başlarında yapılmıştır. 1697 ve 1831’de iki defa hasar görmüştür, 1834 ‘de tamir edilmiştir. 1875’ lerde saat kulesinin üst kısmı yenilenmiş ve İngiliz yapımı bir saat takılmıştır.

8.Ferhadiye Caddesi :Başçarşı ile Sönmeyen Ateş Anıtı arasındaki cadde gerçekten görülmeye değer. Trafiğe kapalı olması sebebiyle rahatça yürüyüp fotoğraf çekebilirsiniz fakat haftasonları biraz kalabalık olabiliyor. Yol üzerinde Avusturya – Macaristan İmparatorluğu döneminden kalma birçok bina yer alıyor. Kurtuluş meydanına yetiştiğimde satranç oynandığını görmek şaşırtıcı olsa da çok hoşuma gitti. Cadde üzerinde birçok mağaza ve cafe de mevcut.

9.Morica Han:1551 yılında Osmanlı döneminde inşaa edilmiştir.

Hanın kapısından girdiğim anda farklı bir atmosfere kağıldığımı hissettim. Önce etrafıma dikkatlice baktım, sonra bol bol gördüklerimi fotoğrafladım. Kilimler, halılar, otantik hediyelik eşyalarla Binbir Gece Masalları ‘nın içine düşmüş gibiydim. Güzeldi ve gülümsetti. Saraybosna ziyaretinizde Morico Han’ a uğrayıp kahve içmeden dönmeyin.

10.Ferhadije Camii (Ferhad Paşa Camii): Ferhadiye Caddesi ‘nde yürüyüş yaparken aniden karşınıza çıkıveriyor ki Saraybosna’ da çok önemli yapıların birbirine yakın olması şehri kolayca dolaşmanızı sağlıyor. Ferhat Paşa Camii de bu çok önemli yapılardan. 16. yüzyıl Osmanlı İslam mimarisine sahip cami, Bosna sancak beyi Ferhad Paşa tarafından yaptırılmış. Diğer birçok yer gibi burası da savaştan zarar görmüştür.