Bir Müzesever Saraybosna ‘da

Sizi bilmem ama her gittiğim şehirde mutlaka müze ziyareti gerçekleştirmek bana inanılmaz keyif veriyor. Hiç bir şey bilmeseniz bile ziyaret ettiğiniz müzeler o şehir hakkında o kadar güzel bilgiler sunuyor ki. Gezi bittiğinde ben bu kadar bilgiyi hangi ara elde ettim demekten geri duramıyorsunuz. Tecrübe ile sabit 🙂

Tam karmamakarışık olduğum bir dönemde aniden alınmış bir geziydi benim Saraybosna serüvenim. Bavulumu hazırladığımı ve otelimi seçip kendimi Saraybosna ‘da bulduğumu hatırlıyorum. Detaylı hiçbir araştırma yapmadan ışınlandım desem hiç garip olmaz. Tabii ki Bosna Hersek ;Bosna Savaşı, yaşanan katliamları, Bosna Halkı ile olan kültürel benzerliklerimizi bildiğim bir ülkeydi ama benim herşeyi didik didik etme huyumu bu kez uygulayamadan adımımı attım. Çok hüzünlü, bazen çok keyifli, çok heyecanlı ve çok güzel bilgileri topladım ben bu seyahatte. İyi ki paldır küldür ve aniden gittim diyorum şimdi.

Evet ne diyordum? Müzeler…Şehre akşam yetiştiğim için ve ayrıca Katedrale çok yakın bir otelde kaldığım için hemen akşam yürüyüşü yaptım. Bir taraftan da etrafta müze var mı yok mu ona bakıyorum ki yarın için kolaylık olsun. Tam aklımdan bunları geçiriyorken bir ok işareti ile gösterilen müze tabelasını gördüm. Tamam dedim yarın ilk iş buraya gelmek. Dediğim gibi ertesi gün Katedrali ziyaret ettikten sonra soluğu bu müzede aldım. Adımımı attığım an hüzne boğulacağımı anladım, bir an coşku sevinç yerini hüzne bıraktı ve gözde nemlenmelere yol açtı. Merdivenlerden çıkarken dokunmayın gerçek eşyalardır uyarısını almak bile ürkütücü ve dokunaklı geldi. Yavaşça merdivenlerden çıktım, giriş için ödemeyi yaptım ve inanılmaz derecede hüzne kapıldığım fotoğraflarla başbaşaydım artık. Hani derler ya boğazıma bir yumru oturdu inanın kendimi çaresiz, yakın geçmişte böyle bir yıkımın nasıl yaşanabilir olduğuna, nasıl müdahale edilmediğine iç geçirerek umutsuzca bir ana sürüklendiğimi hissettim. Fotoğraflara bakmaya dayanamadım. O kadar etkilendiğim bir müzeydi ki tek bir fotoğraf bile çekmek istemedim. Sadece o anı yaşamak istedim. Kendimle ve o anla başbaşa kalarak. İşkence sahneleri, insanların bir deri bir kemik hallerini gördükçe ben bu fotoğrafları görmeye dayanamazken insanlar bu acılara nasıl tahammül etmiş diyebilmekten öteye gidemedim. Bir ara çıkıp gitsem mi dedim, sonra bu insanlar bu acıları gerçekten yaşamış kendine gel dedi iç sesim. Nutkum tutuldu ama terketmedim. Her bir fotoğrafı, her bir görüntüyü tek tek inceledim,her bir bakışta boğazımın düğüm düğüm olduğunu hissettim. Müzeden dışarı çıktığım anı hatırlıyorum, gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldım. Sarsıcıydı. Bu müzenin adı İnsanlığa ve Soykırama karşı Suçlar Müzesi 1992 – 1995.

Bahsettiğim müzeden çıktım. Otur bir kendine gel, dinlen, yok olur mu? Hem oturmaya mı geldik biz buraya modundayım. Hemen başka bir müzede soluğu aldım. Bu müzede Katedrale çok yakın. Ama siz benim gibi yapmayın dikkatli bakın sağınıza solunuza meğer bu müzenin önünden geçip görmemişim tekrar Katedrali tavaf ettikten sonra gördüm, arayıp bulamamak dediklerinden. Neyse aradığımı buldum. Bu müze de giriş ücretli. Bileti aldıktan sonra kulaklık da veriyorlar Türkçe seçenek de mevcut 🙂

Girer girmez dikkatimi çeken müzede siyah ve beyazın hakim olması. Sergilenen tüm resimler siyah beyaz, kullanılan yazılar siyah beyaz. Ölenlerin fotoğrafları, isimleri her şey. Yine kendimi sarsıcı bir müzede bulmuştum. Müzede bir ekran var, teker teker o dönemi yani Srebrenitsa Soykırımı’na dair görüntüler, belgeseller paylaşılıyor. Her bir görüntüyü uzun uzun izledim. Cümleleri not aldım.Avrupa’ da ikinci Dünya Savaşı ‘ndan sonra yaşanmış en büyük insanlık trajedisi olarak kabul edilen 8372 Boşnak sivilin hunharca öldürüldüğü Srebrenitsa Soykırımı’nın yansımalarına rastlıyorsunuz burada.

Duvarda çok etkilendiğim Edmund Burke ‘nin bir sözünü de hemen fotoğrafladım.

Galeri 11/07/95 olarak anılan bu özel yeri ziyaret etmenizi öneririm. Çok yakın bir geçmişte yaşanan bu soykırımın detaylı bilgilerini elde edebilirsiniz.

Ardından bu kadar sarsıcı üst üste müze ziyaretini gerçekleştirdin bari açık havada yürüyüp Latin Köprüsü ‘ne git dedim kendime. Tam köprüye doğru ilerlerken yol üstünde yine bir müze bana göz kırpıyordu. İlk iki müzeden de çok farklıydı hem de. Hiç düşünmeden içeri girdim. Osmanlı’ dan Avusturya – Macaristan İmparatorluğu dönemine geçişi keskin çizgilerle anlatan “Despic Evi” ndeydim bu kez. Dönemin varlıklı Hristiyan ailesi Despic’ lerden adını alan ev, içerisinde hem Osmanlı hem de Avusturya – Macaristan İmparatorluğu dönemlerinin izlerini barındırıyor. Dönemin zenginlik sembollerinden yastık işlemeler, Şam ‘dan etkilenerek yaptırılan duvar süslemeleri, evde yaşayan son nesle ait 112 yıllık fotoğraflar, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminden kalma kapı süslemeleri ve hikayesiyle gerçekten çok etkilendiğim mekanlardan bir tanesiydi. Ev iki katlı.

Birinci kat ve ikinci kat birbirinden o kadar farklı ki. Birinci katta Osmanlı yaşam tarzını benimseyen bir aileden bahsedebilirsiniz. Çünkü döşeklerde yatıldığını, yer sofrası etrafında yemek yendiğini, minderlerde oturulup, güğüm ve leğenlerin kullanıldığını göreceksiniz. Osmanlı 19.yüzyıl sonlarına doğru Bosna Hersek ‘ten çekiliyor. Bu değişim hem şehre hem de evlere yansıyor. Bu etki sebebiyle de üst kata çıktığınızda tamamen batı tarzında düzenlenmiş bir ev göreceksiniz. Üst katta daha çok Viyana ve Budapeşte’ den getirilmiş dolap, piyano, çay takımı ve nevresimler göze çarpıyor. Hoşuma giden mekanlardandı, iyi ki ziyaret ettim.

Sonunda müzeden çıkıp Latin Köprüsü ‘ne geldim. (Latin Köprüsü’ nün hikayesini bir önceki yazımda anlattım.) Avusturya – Macaristan İmparatorluğu tahtının varisi Franz Ferdinand ve eşi Sofia ‘ya burada Sırp milliyetçisi tarafından suikaste uğradı.Latin Köprüsü’ nün bol bol fotoğrafını çektim, biraz yürüdüm, dökülen yaprakları izledim ve köprünün çok yakınında gördüğüm müzeye yine hiç düşünmeden giriverdim 🙂 Ücretli bir müze. Giriş biletlerini bulur bulmaz ücretleri sabitleyeceğim. Dış görüntüsü çok hoş, pembe pembe. Fakat yaşanan olaylar hiç de öyle pembemsi değil. Müze içinde suikasti belgesel olarak anlatan görüntüler var. Franz Ferdinand ve eşi Sofia ‘nın heykelleri, o dönem giydikleri kıyafetleri yer alıyor. Ayrıca döneme ait objeler, gazeteler, takılar, çantalar da müzede mevcut. Müze çok küçük ama yaşanılan hikaye fazlasıyla büyük.

Bir gün içinde bu kadar müze yeter miydi benim gibi bir müzesevere. Tabii ki yetmedi. Önce meşhur Boşnak böreğini tatmak üzere Başçarşı ‘da bulunan Sac adındaki mekana gittim. Çok güler yüzlü Türkçe bilen çalışanların olması ne hoş 🙂 Ispanaklı, peynirli, kıymalı ve patetesli çeşitleri mevcut. Tercihim peynirli ve ıspanaklı oldu.

Müze ziyaretlerine küçük bir es verdikten sonra her zaman yaptığım gibi şehri yürüyerek keşfe çıktım. Saraybosna ‘da Edebiyat müzesi olduğunu biliyorum ama nerde? Sokakları, çarşıları dolaşırken küçücük sokakta karşıma çıkıverdi Edebiyat ve Performans Sanatları Müzesi.

1961 yılında kurulan müzede edebiyat ve tiyatro koleksiyonları yer almakta. Müze o kadar şirin ki, bahçesinde oturup kitabımı okuyup bir de kahve içmek istedim. Adım atar atmaz çok sevimli müze görevlisi sizi karşılıyor. Elime kocaman demirden bir anahtar verdi. Sanki sihirli bir bahçenin kapısını açacakmışım hissine kapıldım. Kapıyı açar açmaz kitaplara, yazarlara, şairlere yolculuk başladı. Böylece müzeyi gezerken bir çok yazar ve şair hakkında bilgi de edindim. Yazarların ve şairlerin okudukları kitaplara, kullandıkları birtakım eşyalara yakından tanıklık ediyorsunuz. Silvije Strahimir Kranjčević, Petar Kocic, Kalmi Baruh, Isak Samokovlija, Ivo Andric gibi önemli edebiyatçılar, Jelena Keseljevic, Avdo Dzinovic, Jolanda Dacic gibi sahne sanatçıları hakkında bolca bilgilendim. İçinde edebiyat ve sanata dair izler barındıran bu müzeyi benim ziyaret etmem hiç şaşırtıcı olmadı:)

Üçüncü günü Mostar ‘a ayırdığım için dördüncü gün Belgrad’ a gidecek otobüs saatine kadar yine Saraybosna ‘yı keşfetmeye devam ettim. Ferhadiye Caddesi’ nden Sönmeyen Ateş Anıtı ‘nın olduğu tarafa doğru yürüdüğünüzde küçük bir park var ve bu parkda şahane satranç oynayan amcalara denk gelmek gülümsetti. Bu parkın karşısına geçip Bosna Hersek Ulusal Galerisi ‘ ne ulaşabilirsiniz. Burası birbirinden güzel eserlerin sergilendiği sanat müzesi.

Belgrad seyahatim sebebiyle ziyaret edemediğim fakat sonradan araştırma yaptığım bir müzeyi de paylaşmak istiyorum. Savaşta Çocukluk müzesi, adından da anlaşıldığı gibi çocukluğu savaşta geçmiş çocukların anılarına odaklanıyor ve Bosna Savaşı’ndaki çocukların eşyaları toplanarak oluşturulmuş bir müze. Bu müze o kadar yeni ki “Barış herkesin hakkıdır” sloganıyla 2017 yılında kurulmuş. Ve bu müzenin oluşumundaki esas etken aynı isimli bir kitaptan doğması, yani müze fikri kitaptan doğuyor. Türkçe ‘ye de çevrilmiş mutlaka alıp okuyacağım. Ayrıca 2018 Avrupa Konseyi Müze Ödülü’ ne layık görülmüş. Sırf çocukların deneyimlerine odaklanan ilk ve tek müze olma özelliğine de sahip. Saraybosna ‘ya ikinci kez gitmeme sebep olsun.

Seyahatlerimde müze ziyaretlerimin olmadığı bir an düşünemiyorum. Hiç denemediyseniz bir kez de olsa deneyimlemek belki size de katkı sağlar.

Kendim için bol müze ziyaretli seyahatler diliyorum 🙂

4 thoughts on “Bir Müzesever Saraybosna ‘da

    1. Merhaba, öncelikle yorumunuz için teşekkür ediyorum. Ben bu blogu gezdiğim seyahatleri, okuduğum kitapları ve izlediğim filmleri paylaşmak üzere tasarladım. Sizin tanımınızla “ahirette beni kurtaracak” davranışları burada sergilemeyi düşünmüyorum. Saygılar

      Like

      1. nerde düşünüyorsunuz ahirette mi,ahirettekiler işe yaramaz. ahirette kurtaracak davranışlar her yerde sergilenir

        Like

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s