JEAN HONORE FRAGONARD-SALINCAK

Kürşad Başar ‘ın yıllar önce “Başucumdaki Müzik” kitabını okuduğumdan beri nerde bir salıncak görsem aklıma şu söz gelir “Eğer hayatımızın bir anına gidip orada sonsuza dek kalacaksınız deseler yalnızca iki şeyden birini seçmek isterdim. Biri, o çocukluğun bahçesindeki ağacın dalına asılı salıncakta sallanırken. Öteki bütün hayatım boyunca en çok sevdiğim adamla öpüştüğüm ilk gün. Herkes aşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu. Ama aslında bu kadar basitti işte. Birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan aşıksın. “

Salıncağın aşkı çağrıştırabileceğini o ana kadar hiç düşünmemiştim. Şimdi rokokoyu en iyi şekilde temsil eden bu resmi ilk gördüğümde de aynı şey oldu.Salıncak ve aşk ilişkisi aklıma düştü. Detaylı bakınca hiç yanılmadığımı gördüm. Resmin tam ortasında pembe elbisesiyle adeta ışık gibi parlayan bir kadın. Alımlı kadının çalıların arasına gizlenmiş aşığıyla göz göze gelmesi, kadının arkasında yer alan adamın kadının kocası olduğunu düşünürsek hem aşkın hem ihanetin bir arada olduğunu görebiliriz. Resmi incelediğimizde köşede duran Eros ‘un sus der gibi elini dudağına götürdüğünü görüyoruz. Sanki bu gizli aşkın kimseler tarafından anlaşılmamasını simgeliyor. Kadının salıncakta aşığına doğru salınırken terliğini havaya fırlatması resme muzip, yaramaz ve neşeli bir hava katmış, tam da rokokoda olması gerektiği gibi. Sağ alt köşedeki köpeği görüyor musunuz? Köpek sadakati temsil ediyor sanki hafiften bu olanları ironiyle açıklıyor gibi ki zaten kadının arkasında yer alıyor. Melek heykelleri de tam yaşlı adamın yanında. Belki de bu gizli aşkı destekleyen sadece Eros ‘dur. Ne dersiniz?

İYİ Kİ DOĞDUN RAPHEAL!

Rapheal Sanzio~La Donna Velata (Peçeli Kadın) 1516🔆
1483’te bugün, en büyük Rönesans ustalarından biri olan Raphael Sanzio doğdu. Raphael inanılmaz derecede üretkendi, alışılmadık derecede büyük bir atölye işletiyordu ve 37 yaşındaki erken ölümüne rağmen büyük bir çalışma alanı miras bıraktı. Eserlerinin çoğu, freskli Raphael Odaları kariyerinin merkezi ve en büyük eseri olduğu Vatikan Sarayı’nda bulunur. En iyi bilinen eseri Vatikan Stanza della Segnatura’daki Atina Okulu’dur. Roma’daki ilk yıllarından sonra, çalışmalarının çoğu atölyesi tarafından önemli ölçüde kalite kaybı ile yürütüldü. Roma’nın dışında çalışmaları çoğunlukla baskı yapımı ile bilinmesine rağmen, yaşamı boyunca son derece etkiliydi.
Ancak, bu çalışma hakkında: Raphael’in bu muhteşem eserine adını veren saçlarının üzerindeki peçe, kadının evli olduğunu gösterir, ancak kesin kimliği bilinmemektedir. Floransa’daki tüccar Matteo Botti’nin evinde tabloyu gözlemleyen Giorgio Vasari’ye göre, çalışma, Raphael’in yaşamı boyunca sevdiği bir kadın olan La Fornarina olarak bilinen Margherita Luti’yi içeriyor, ancak zarif elbisesi ve mücevherleri daha belirleyici genç soylu kadın portresi gibi. Raphael’in La Fornarina’ya olan sevgisinin ölümünün bir nedeni olduğu hakkında bazı söylentiler var ama bu tamamen farklı bir hikaye.
Leonardo da Vinci tarafından keşfedildiği gibi, omuzlardan birinin arkasındaki ışık ve gölgenin uzamsal derinliğini ve modülasyonlarını vurguladığı üç çeyrek bir portre. Koyu arka plan genç kadının pembe ten tonlarını ve solgun ipek giysilerinin parlaklığını vurgular.
Sağ elini kalbine yerleştirme hareketi belki de adanmışlık ve sevginin bir ifadesidir, ancak diğer kolun ön planda genişletilmiş konumu, manşonun görkemli malzemesini ve kıvrımlardaki ışığın zarif etkileşimini aydınlatmak için bir cihazdır. Gerçekten de, daha yakından incelendiğinde, olağanüstü ustalık becerisiyle yaratılan elbisesi, resmin merkezi odağıdır, kadının yüzü hafif ve kısmen gölgede durur ve özellikle derin ve nüfuz eden koyu gözleri, öznenin iç düşüncelerini ifade eder. Genel etki hem karmaşık hem de olağanüstü.

Korona günlerinde keyifli anlara dair biriktirdiklerimi paylaşmaya devam edeceğim ve her şey yoluna girecek.

İKARUS’UN DÜŞÜŞÜ

Pieter Breugel (1525- 1569) Hollandalı büyük Rönesans ressamıdır. Eserlerinin konularını çoğunlukla gerçek peyzajlardan, kır, köy yaşamından, folklardan ve Flaman atasözlerinden almıştır. Doğaya son derece bağlı bir ressamdır.
Breugel 1558 yılında ünlü “İkarus’un Düşüşü”adlı tablosunu yapmıştır. İkarus, Yunan mitolojisinde bilinen karakterlerden biridir. Atina’lı mimar Daidalus ve oğlu İkarus, Kral Minos’un emriyle, kendisinin inşa ettiği labirente, ” Labyrinthos”a kapatılmış. Daidalos bu durumdan çıkış yolları araştırmış ve sonunda kuşların pencere önüne bıraktığı tüylerden her ikisi için de kaçmaya yarayacak genişlikte iki çift kanat yapmış, bu kanatları balmumuyla bedenlerine, omuz başlarına yapıştırmış; oğlu İkarus’a ne çok alçaktan, ne de çok yüksekten uçmamasını ve güneş ışınlarına fazla yakınlaşmamasını söylemiştir. Elbetteki İkarus bu uyarıyı dinlemez güneşe daha çok yaklaşarak balmumundan yapılan kanatlarının erimesi sonucu denize düşmüştür.
Resimdeki gemiye dikkatli baktığınızda geminin hemen önünde İkarus ‘u görürsünüz. İkarus düşmüş ve sadece ayakları görünmektedir. Bruegel’ in resimdeki eleştirisi toplumun duyarsızlığı ve umursamazlığıdır. Çünkü resimde göründüğü gibi İkarus yalnız değildir. Balıkçı,çoban ve bir çiftçi olmasına rağmen duyarsız bir görünüm hakim
📍Her resmine bir şiir yazdığı söyleniyor. 📍Eser, Brüksel ‘deki Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi’ nde sergilenmektedir.
📍Yukarıdaki öyküyü Ovidus Metamorfozlar isimli eserinde yazmıştır.

Sanat dolu bir hafta olsun 🙂

HARİKA GÜN IŞIĞI İLE BELGRAD

Gittiğim her ülke ya da şehirde ilk an çok önemli benim için. Çünkü o yerden ayrıldığımda hep o ilk karşılaşma aklımda kalıyor. Belgrad ‘ ı da harika kış güneşi ile hatırlayacağım. Şehre adım atar atmaz gün ışığı ile karşılandım ve sokaklarda dolaşmak bu yüzden çok daha keyifliydi. Kasım ayında baharı yaşıyordum adeta. Avrupa tarzı yapılarıyla, müzeleriyle, parkları ve yardımsever insanları ile hoş bir anı olarak hatırımda kalacak.

Sırpça ‘da “Beyaz Şehir” anlamına gelen Belgrad ;yaşadığı onca savaştan sonra küllerinden doğan bir şehir. Her bir sokağını keşfettiğimde insanların enerjisi de dikkatimi çekti, gençlerle birlikte her yaştan insanın keyifle sokaklarda zaman geçirip mutlu anlar biriktirdiklerine şahit oldum. Şehrin dinamiği ve enerjisi karşısında önce şaşkına dönsem de sonra bu canlı şehre ayak uydurdum. Tüm gün yürüyen ben değilmişim gibi akşam “Hasan Ağa’nın Karısı” adlı tiyatro oyununu izleme şansı da yakaladım. İlk defa bu kadar kısa süre kaldığım bir yabancı şehirde böyle güzel bir etkinliği deneyimledim.Hasan Ağa ‘nın Karısı, bir Boşnak halk destanından yola çıkılarak yazılmış, kadınların toplum içindeki yerini sorgulayan bir oyun. Goethe, bu destanı kendi şiir diliyle Almanca’ ya kazandırmıştır ve bu çalışma 1788 yılında Heder ‘in Volkslieder adlı halk edebiyatı seçmelerinde yer almıştır. Böylece oyun, tüm Avrupa’ ya yayılarak evrensel bir halk destanı niteliği kazanmıştır.

Şehirden ayrıldığım gün her ne kadar yağmur yağsa da ben seni içimi ısıtan gün ışığınla hatırlayacağım Belgrad.

Bol seyahatli, bol sanatlı haftalar 🙂

SARAYBOSNA ‘NIN ROMEO VE JULİET’İ

“Asaletim sadece aşkının tapınağına girdiğimde olacak içimde.
Bir gün yıkılırsa bedenim başka ülkelerin çamurlu evlerinde:
Bil ki bütün denizleri ayaklarına dökeceğim.”

– William Shakespeare (Romeo ve Juliet)

Yıl 1984, Yugoslavya’nın kültür başkentlerinden Sarajevo, Kış Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapıyor. O yıl aynı zamanda; etnik kökenleri ile dinleri farklı olmasına rağmen kendileri ve aileleri bunu hiç sorun etmeden Sarajevo’da iç içe yaşayan iki gencin, Admira İsmiç ve Boşko Brkiç’in ‘birbirlerinin aşk tapınağına’ girdikleri yıl olarak da geçiyor takvim yapraklarına. Üstelik ikisi de henüz 16 yaşındayken…


Müslüman bir Boşnak kızı olan Admira, Bosna Sırp’ı Boşko’ya, genç adam da bu genç kadına ilk görüşte tutulmuştu ve hikâyeleri başlamıştı. Genç aşıklar, ilerleyen yıllarla birlikte birbirlerini aileleriyle de tanıştırdı. Yugoslavya’nın huzurlu topraklarında güzel bir gelecek hayâl edip, eğitim hayatlarını sürdürdüler. Aileleri de kaynaşıp, tıpkı onlar gibi et ve tırnak oldu âdeta… Hep birlikte gittikleri tatillerde güzel anılar biriktirdiler.


Ailesi, 1970’te Sırbistan’dan Sarajevo’ya göçen Boşko, bir kalp krizi sonucu babasını kaybedip annesiyle yaşamaya başlamıştı sonraları… Admira ise, sevdiği adamın her daim yanında olup onunla birlikte acıları göğüslemişti.
80’lerin ortalarında Boşko, Yugoslavya ordusuna katıldığında çevrelerindeki çoğu kişi zamanla hikâyelerinin sekteye uğrayacağını düşünüyordu. Ancak yanıldılar. Ne Admira Boşko’dan, ne de Boşko Admira’dan aşk sözlerini, mektuplarını bir an bile eksik etmedi genç askerdeyken…

juliet2


Admira’nın babası, Boşko’nun askerde olduğu günlere dair bir anıyı şöyle anlatıyor; “Boşko askerdeyken o da, Admira da henüz çok gençti. Ama Admira, öylesine içine kapanmıştı ki sadece okuldan eve evden okula gidip geliyordu. Tek kelime konuşmuyordu. Bir akşam ona, ‘Kızım sen de arkadaşların gibi dışarı çık. İnan bana dışarıda Boşko gibi birçok insan var. Üzme kendini’ dedim. Ama o bunu ısrarla reddetti. Boşko’nun yolunu bekledi ve sadece ona sadık kaldı.’’


Boşko’nun annesi de, oğlunun hayatındaki ilk ve tek aşkının Admira olduğunu söylüyor;
“Admira’dan başka bir kızdan bana bahsetmedi bile. Zaten daha 16 yaşındayken tanışmışlardı. Birbirlerine sıkı bir tutkuyla bağlıydılar. Ve sanırım herkesin hayatında ihtiyacı olan gerçek aşk da tam olarak buydu…”


Kara bulutlar, özellikle 1991’den itibaren yoğun kümeler hâlinde çökmeye başlıyordu Sarajevo’nun üzerine… Çetnik Sırpların önderliğinde başlatılan kuşatma, Yugoslavcılık ruhunun sonuna kadar hissedildiği güzel kenti dipsiz bir kuyuya çeviriyordu.
Dağlardan yapılan top ve sniper atışlarıyla insanların günlük yaşamları alt üst ediliyor, çoğu insanın sabah yanında uyanan sevdikleri akşam evlerine döndüklerinde ortadan kaybolmuş oluyordu.
İşte tam da bu şartlar altında, Boşko’nun önüne iki seçenek çıktı. Ya Sarajevo’dan ayrılıp Bosna Sırp’ı olan çetnik gruplara katılacak ya da kentte kalıp sevdiklerine, tanıdıklarına, komşularına kurşun sıkmayı reddedecekti.

juliet3


Boşko için hiç de zor bir seçim olmadı. Genç adam, Admira’dan da kopamayacağı için kentte kalmayı seçti. Savaşın ilerleyen safhalarında Koşevo Bölgesi’nde annesiyle oturdukları evlerine bir bomba isabet etti.
Boşko ve annesi, karşı binadaki komşularının yanına taşındı, ancak iki hafta sonra yine çetnik Sırpların attığı bir bomba binayı kullanılamaz hâle getirdi. Genç Boşko, ikinci bombardımandan birkaç saniye önce -şans eseri- evde bulunduğu odayı değiştirdiği için kurtulabilmişti.


İki sevgilinin aileleri birlikte yaşamaya başladı. Ancak Boşko, annesinin güvenliğinden çok endişe ettiği için Bosna Ordusu’ndan bir bağlantı bulup onu Belgrad’a yollamak adına girişimlerde bulundu. Nitekim Admira’nın ailesinin yanına taşındıktan bir ay sonra anne, Boşko’yu Admira’ya emanet edip Belgrad’ın yolunu tuttu.


Yaşanan dehşetin boyutları her geçen gün artarken, Admira’nın ailesi Boşko’nun annesine evlerini açmayı teklif etti. Ancak genç adamın annesi, “Çevrenizde Boşnak komşular var, biz ise Sırp kökenliyiz. Ya sizi rahatsız ederlerse?” dedi Admira’nın babasına…
Baba ise, tavrını çok net ortaya koyup, “Bizler sadece insanız. Ve insanlar etnik kökenlerine göre değil, kalplerine göre ayırt edilmelidir. Bana kimse, nasıl yaşamam ve ne yapmam gerektiğini söyleyemez” yanıtını verecekti.

juliet4


Yeryüzündeki cehenneme dönüşen şehirde kalmak her geçen gün büyük bir çile ve ardı arkası kesilmeyen bir yaşam mücadelesine dönüşüyordu. Admira ile kentten ayrılmayı kafasına koyan Boşko, şehirdeki kara borsa faaliyetlerinden elde ettiği gelirleri biriktirmeye başlamıştı bile…
İki aşık, bir süre sonra birlikte yaşamaya başlamıştı. Ancak Admira, Boşko’nun ailesi şehirde olmadığı için resmi bir törenle evlenmeyi kabul etmiyordu. Admira için bir başka nedense, kuşatma günlerinde şehirde yapılan Boşnak-Sırp, Boşnak-Hırvat evliliklerinin dış basın tarafından çok ilgi görmesi ve bir nevi ‘reklam’a çevrilmesiydi. Admira ve Boşko, aşklarını bu travmatik günlerde ‘medyatik’ hâle getirmekten hep kaçındı…


Takvim yaprakları 19 Mayıs 1993’ü gösterdiğinde, Boşko ile Admira şehirden kaçıp biriktirdikleri paralarla Belgrad’da yeni bir hayat kurmanın hayâliyle yola çıkacaktı. Vrbanja Köprüsü’nü geçip tarafsız bölgeden Grbavica Mahallesi’ne geçecek, oradan da Belgrad’a doğru yola çıkacaklardı.

juliet5


Hem Sırp, hem de Boşnak Ordusu’ndan tanıdıkları olan çift için Boşko, iki tarafla da bir anlaşma yapmıştı. İki aşık köprüden geçerken kimse ateş etmeyecekti. Saat 17.00’de Boşko ile Admira köprünün ayağının orada göründüler. El ele koşan çift, umutlarına doğru en hızlı adımlarını atarken bir anda silah sesleri duyuldu…
Boşko yere yığılmış ve o an hayatını kaybetmişti… Hemen ardından bir başka silah sesi daha duyuldu ve Admira boylu boyunca sevdiği adamın yanına düşüverdi. Admira, on beş dakika kadar Boşko’nun yanında canlı kaldı. Ona sarıldı… Ağladı… Ve son nefesini de yine sevdiği adamın hemen yanı başında verdi…


Olaya şahit olan gazetecilerden Washington Times Muhabiri Michael Hedges, o gün yaşananları şöyle anlatıyor;
“Boşnak bir asker bana Vrbanja Köprüsü’nün solunda yatan iki cansız bedeni işaret etti. Orası, tarafsız alandı ama sniper bölgesiydi. İkisi de 25 yaşında olan genç çifte kimin ateş ettiğini kimse bilmiyor. Ama Boşnakların söylediğine göre kurşunlar Sırp sniperların silahlarına ait… Boşko ve Admira 8 gün boyunca kimse tarafsız bölgeye giremediği için orada yan yana kalmıştı. Sonrasında bir gece yarısı Sırp askerlerin gidip çiftin ölü bedenlerini oradan aldıkları söylendi. Hemen ardından gecenin ortasında Boşnakların bunu yaptığı öne sürüldü…”

juliet7


Bu iki genç fidanı kimin kurşunu soldurdu? Hâlâ bilinmiyor. Ve pek de bir önemi yok(!) Çünkü etnik kökenlerin, inançların, siyasi görüşlerin, dil, cinsiyet ayrımlarının bir hiç olduğu, doğarken seçilemediği ve tek gerçeğin iyilik ya da kötülük olduğu bu dünyada; biri Müslüman, biri Ortodoks olan Sarajevo’nun Admira ve Boşko’su yan yana yatıyor… Sarajevo’daki Aslan Mezarlığı’nda, ruhları birlikte sonsuzluğu bekliyor.
Tıpkı ailelerinin yaşadığı siyasi gerilimlerden ötürü ‘kavuşmaları’ hayâl olan William Shakespeare’in Romeo ve Juliet’i gibi…
Boşko; sevdiği kadının aşkının tapınağına girdiğinde içinde canlanan asaletle, Sarajevo’nun çamurlu evleri arasında yıkılan bedeniyle, bütün denizleri Admira’nın ayaklarına döküyor şimdi…

KAYNAKÇA:
1) https://en.0wikipedia.org/wiki/Romeo_and_Juliet_in_Sarajevo
2) https://www.youtube.com/watch?v=jnQ1lTAVjhw

Saraybosna ‘dan Mostar’ a Bir Yolculuk

Saraybosna ‘ya kadar gelip Mostar’ a uğramamak olmazdı diye düşünüyorum. Bu düşünce doğrultusunda bir günümü Mostar ‘a ayırdım. Harika bir gündü. Dilerseniz önce nasıl gidildiğini anlatayım. İlk iş Sebil’ in karşısındaki büfeden 1,6 KM ‘ye tramvay bileti almak. Eğer şoförden alacaksanız bu tutar 1,8 KM oluyor. 1 veya 3 numaralı tramvaya bineceksiniz. 1 numara terminalin çok yakınında duruyor ama çok geç geldiği için ben 3 numaralı tramvaya bindim, 3 numaralı tramvayda yakınında indiriyor fakat biraz yürüyeceksiniz. Aldığınız bileti tramvayın içindeki bilet okuyucusuna mutlaka okutun bazen ansızın kontrol edilebilirsiniz. Bu yüzden bilet okumayı unutmayın. Tramvaya bindiniz, sekiz durak sonra Amerikan Konsolosluğu önündeki durakta ineceksiniz. Zaten indiğinizde yolun karşısındaki Konsolosluğu göreceksiniz. Konsolosluğun önünden geçerek yaklaşık 200 metre yürüdükten sonra dört yol ayrımına vardığımızda terminali görmüş olacaksınız. Dört yol ayrımının köşesindeki gördüğüm eski evi unutamam sanırım, tıpkı küçükken çizdiğim evlere benziyordu çünkü 🙂

Terminale vardınız Mostar ‘a giden otobüslerin olduğu kısma gidip 21 KM ödeyip yolunuza devam edin. Bu kadar kolay. Mostar’ a her saat başı otobüs gidiyor. Bu yüzden sıkıntı çekmiyorsunuz. Dönüş saati en son saat olarak 20.00 ‘dı. Siz yine de gittiğinizde tekrar sorarsınız.

Hareket vakti geldi ve ben pencere kenarındaki yerimi alıp heyecanlı heyecanlı etrafı izledim. Yol boyunca doğanın güzelliği beni gerçekten büyüledi. Bol bol izleme şansım oldu.2,5 saat sonra Mostar ‘daydım. Çok küçük ve çok ıssızdı. Şehirde kimsecikler yok gibiydi ama Mostar köprüsünü gördüğüm an her şey bir anda silindi sanki. Sadece köprüye odaklandım. Keyfini çıkara çıkara gezdim.Çok keyifli anlara bir yenisini eklemenin mutluluğu ile günü bitirdim.

AH MOSTAR 🌿

Mostar Köprüsü ;Kanuni Sultan Süleyman ‘ın emriyle Mimar Sinan’ ın çırağı Mimar Hayreddin tarafından 1566 yılında yapılmıştır. Bu köprü şehre de adını vermiştir. Yüzyıllardan beri seyyahların ve araştırmacıların ilgisini çeken köprüye 1658 yılında uğrayan Fransız seyyah A. Pollet bu köprünün inşasının kabul edilmez bir cüret eseri olduğunu, Venedik ‘te bir mimari harikası sayılan Rialto Köprü’ sünden daha geniş yapıldığını söylemiştir. Ne yazık ki köprü 9 Kasım 1993 ‘de Hırvatlar tarafından yıkılmıştır. 1997 yılında yapımına tekrar başlanan köprü Neretva nehrine gömülen taşların bir kısmı çıkartılarak inşa edilmiştir. 2005 yılında ise Dünya Mirası Listesine dahil edilmiştir.
Mostar köprüsünü uzaktan gördüğüm anı unutamam diye düşünüyorum. Karşı karşıya geldiğim bir kaç dakika sonra yağmur çiseliyordu. Hüzünlü bir tarihten gelen gözyaşlarına benzettim. Köprüye dokunmak belki de sımsıkı sarılmak adına adımlarımı hızlandırdım. Sonra Bulutsuzluk Özlemi ‘nin yaşamaya mecbursun adlı şarkısı geldi aklıma. Şöyle diyordu “Mostar köprüsü çökmüş
Neretva ne kadar üzgün
Kimbilir…”
Evet, yaşamaya mecbursun.

#mostar #mostarköprüsü #mostarbridge #neretva #neretvariver