AH MOSTAR 🌿

Mostar Köprüsü ;Kanuni Sultan Süleyman ‘ın emriyle Mimar Sinan’ ın çırağı Mimar Hayreddin tarafından 1566 yılında yapılmıştır. Bu köprü şehre de adını vermiştir. Yüzyıllardan beri seyyahların ve araştırmacıların ilgisini çeken köprüye 1658 yılında uğrayan Fransız seyyah A. Pollet bu köprünün inşasının kabul edilmez bir cüret eseri olduğunu, Venedik ‘te bir mimari harikası sayılan Rialto Köprü’ sünden daha geniş yapıldığını söylemiştir. Ne yazık ki köprü 9 Kasım 1993 ‘de Hırvatlar tarafından yıkılmıştır. 1997 yılında yapımına tekrar başlanan köprü Neretva nehrine gömülen taşların bir kısmı çıkartılarak inşa edilmiştir. 2005 yılında ise Dünya Mirası Listesine dahil edilmiştir.
Mostar köprüsünü uzaktan gördüğüm anı unutamam diye düşünüyorum. Karşı karşıya geldiğim bir kaç dakika sonra yağmur çiseliyordu. Hüzünlü bir tarihten gelen gözyaşlarına benzettim. Köprüye dokunmak belki de sımsıkı sarılmak adına adımlarımı hızlandırdım. Sonra Bulutsuzluk Özlemi ‘nin yaşamaya mecbursun adlı şarkısı geldi aklıma. Şöyle diyordu “Mostar köprüsü çökmüş
Neretva ne kadar üzgün
Kimbilir…”
Evet, yaşamaya mecbursun.

#mostar #mostarköprüsü #mostarbridge #neretva #neretvariver

Bir Müzesever Saraybosna ‘da

Sizi bilmem ama her gittiğim şehirde mutlaka müze ziyareti gerçekleştirmek bana inanılmaz keyif veriyor. Hiç bir şey bilmeseniz bile ziyaret ettiğiniz müzeler o şehir hakkında o kadar güzel bilgiler sunuyor ki. Gezi bittiğinde ben bu kadar bilgiyi hangi ara elde ettim demekten geri duramıyorsunuz. Tecrübe ile sabit 🙂

Tam karmamakarışık olduğum bir dönemde aniden alınmış bir geziydi benim Saraybosna serüvenim. Bavulumu hazırladığımı ve otelimi seçip kendimi Saraybosna ‘da bulduğumu hatırlıyorum. Detaylı hiçbir araştırma yapmadan ışınlandım desem hiç garip olmaz. Tabii ki Bosna Hersek ;Bosna Savaşı, yaşanan katliamları, Bosna Halkı ile olan kültürel benzerliklerimizi bildiğim bir ülkeydi ama benim herşeyi didik didik etme huyumu bu kez uygulayamadan adımımı attım. Çok hüzünlü, bazen çok keyifli, çok heyecanlı ve çok güzel bilgileri topladım ben bu seyahatte. İyi ki paldır küldür ve aniden gittim diyorum şimdi.

Evet ne diyordum? Müzeler…Şehre akşam yetiştiğim için ve ayrıca Katedrale çok yakın bir otelde kaldığım için hemen akşam yürüyüşü yaptım. Bir taraftan da etrafta müze var mı yok mu ona bakıyorum ki yarın için kolaylık olsun. Tam aklımdan bunları geçiriyorken bir ok işareti ile gösterilen müze tabelasını gördüm. Tamam dedim yarın ilk iş buraya gelmek. Dediğim gibi ertesi gün Katedrali ziyaret ettikten sonra soluğu bu müzede aldım. Adımımı attığım an hüzne boğulacağımı anladım, bir an coşku sevinç yerini hüzne bıraktı ve gözde nemlenmelere yol açtı. Merdivenlerden çıkarken dokunmayın gerçek eşyalardır uyarısını almak bile ürkütücü ve dokunaklı geldi. Yavaşça merdivenlerden çıktım, giriş için ödemeyi yaptım ve inanılmaz derecede hüzne kapıldığım fotoğraflarla başbaşaydım artık. Hani derler ya boğazıma bir yumru oturdu inanın kendimi çaresiz, yakın geçmişte böyle bir yıkımın nasıl yaşanabilir olduğuna, nasıl müdahale edilmediğine iç geçirerek umutsuzca bir ana sürüklendiğimi hissettim. Fotoğraflara bakmaya dayanamadım. O kadar etkilendiğim bir müzeydi ki tek bir fotoğraf bile çekmek istemedim. Sadece o anı yaşamak istedim. Kendimle ve o anla başbaşa kalarak. İşkence sahneleri, insanların bir deri bir kemik hallerini gördükçe ben bu fotoğrafları görmeye dayanamazken insanlar bu acılara nasıl tahammül etmiş diyebilmekten öteye gidemedim. Bir ara çıkıp gitsem mi dedim, sonra bu insanlar bu acıları gerçekten yaşamış kendine gel dedi iç sesim. Nutkum tutuldu ama terketmedim. Her bir fotoğrafı, her bir görüntüyü tek tek inceledim,her bir bakışta boğazımın düğüm düğüm olduğunu hissettim. Müzeden dışarı çıktığım anı hatırlıyorum, gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldım. Sarsıcıydı. Bu müzenin adı İnsanlığa ve Soykırama karşı Suçlar Müzesi 1992 – 1995.

Bahsettiğim müzeden çıktım. Otur bir kendine gel, dinlen, yok olur mu? Hem oturmaya mı geldik biz buraya modundayım. Hemen başka bir müzede soluğu aldım. Bu müzede Katedrale çok yakın. Ama siz benim gibi yapmayın dikkatli bakın sağınıza solunuza meğer bu müzenin önünden geçip görmemişim tekrar Katedrali tavaf ettikten sonra gördüm, arayıp bulamamak dediklerinden. Neyse aradığımı buldum. Bu müze de giriş ücretli. Bileti aldıktan sonra kulaklık da veriyorlar Türkçe seçenek de mevcut 🙂

Girer girmez dikkatimi çeken müzede siyah ve beyazın hakim olması. Sergilenen tüm resimler siyah beyaz, kullanılan yazılar siyah beyaz. Ölenlerin fotoğrafları, isimleri her şey. Yine kendimi sarsıcı bir müzede bulmuştum. Müzede bir ekran var, teker teker o dönemi yani Srebrenitsa Soykırımı’na dair görüntüler, belgeseller paylaşılıyor. Her bir görüntüyü uzun uzun izledim. Cümleleri not aldım.Avrupa’ da ikinci Dünya Savaşı ‘ndan sonra yaşanmış en büyük insanlık trajedisi olarak kabul edilen 8372 Boşnak sivilin hunharca öldürüldüğü Srebrenitsa Soykırımı’nın yansımalarına rastlıyorsunuz burada.

Duvarda çok etkilendiğim Edmund Burke ‘nin bir sözünü de hemen fotoğrafladım.

Galeri 11/07/95 olarak anılan bu özel yeri ziyaret etmenizi öneririm. Çok yakın bir geçmişte yaşanan bu soykırımın detaylı bilgilerini elde edebilirsiniz.

Ardından bu kadar sarsıcı üst üste müze ziyaretini gerçekleştirdin bari açık havada yürüyüp Latin Köprüsü ‘ne git dedim kendime. Tam köprüye doğru ilerlerken yol üstünde yine bir müze bana göz kırpıyordu. İlk iki müzeden de çok farklıydı hem de. Hiç düşünmeden içeri girdim. Osmanlı’ dan Avusturya – Macaristan İmparatorluğu dönemine geçişi keskin çizgilerle anlatan “Despic Evi” ndeydim bu kez. Dönemin varlıklı Hristiyan ailesi Despic’ lerden adını alan ev, içerisinde hem Osmanlı hem de Avusturya – Macaristan İmparatorluğu dönemlerinin izlerini barındırıyor. Dönemin zenginlik sembollerinden yastık işlemeler, Şam ‘dan etkilenerek yaptırılan duvar süslemeleri, evde yaşayan son nesle ait 112 yıllık fotoğraflar, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminden kalma kapı süslemeleri ve hikayesiyle gerçekten çok etkilendiğim mekanlardan bir tanesiydi. Ev iki katlı.

Birinci kat ve ikinci kat birbirinden o kadar farklı ki. Birinci katta Osmanlı yaşam tarzını benimseyen bir aileden bahsedebilirsiniz. Çünkü döşeklerde yatıldığını, yer sofrası etrafında yemek yendiğini, minderlerde oturulup, güğüm ve leğenlerin kullanıldığını göreceksiniz. Osmanlı 19.yüzyıl sonlarına doğru Bosna Hersek ‘ten çekiliyor. Bu değişim hem şehre hem de evlere yansıyor. Bu etki sebebiyle de üst kata çıktığınızda tamamen batı tarzında düzenlenmiş bir ev göreceksiniz. Üst katta daha çok Viyana ve Budapeşte’ den getirilmiş dolap, piyano, çay takımı ve nevresimler göze çarpıyor. Hoşuma giden mekanlardandı, iyi ki ziyaret ettim.

Sonunda müzeden çıkıp Latin Köprüsü ‘ne geldim. (Latin Köprüsü’ nün hikayesini bir önceki yazımda anlattım.) Avusturya – Macaristan İmparatorluğu tahtının varisi Franz Ferdinand ve eşi Sofia ‘ya burada Sırp milliyetçisi tarafından suikaste uğradı.Latin Köprüsü’ nün bol bol fotoğrafını çektim, biraz yürüdüm, dökülen yaprakları izledim ve köprünün çok yakınında gördüğüm müzeye yine hiç düşünmeden giriverdim 🙂 Ücretli bir müze. Giriş biletlerini bulur bulmaz ücretleri sabitleyeceğim. Dış görüntüsü çok hoş, pembe pembe. Fakat yaşanan olaylar hiç de öyle pembemsi değil. Müze içinde suikasti belgesel olarak anlatan görüntüler var. Franz Ferdinand ve eşi Sofia ‘nın heykelleri, o dönem giydikleri kıyafetleri yer alıyor. Ayrıca döneme ait objeler, gazeteler, takılar, çantalar da müzede mevcut. Müze çok küçük ama yaşanılan hikaye fazlasıyla büyük.

Bir gün içinde bu kadar müze yeter miydi benim gibi bir müzesevere. Tabii ki yetmedi. Önce meşhur Boşnak böreğini tatmak üzere Başçarşı ‘da bulunan Sac adındaki mekana gittim. Çok güler yüzlü Türkçe bilen çalışanların olması ne hoş 🙂 Ispanaklı, peynirli, kıymalı ve patetesli çeşitleri mevcut. Tercihim peynirli ve ıspanaklı oldu.

Müze ziyaretlerine küçük bir es verdikten sonra her zaman yaptığım gibi şehri yürüyerek keşfe çıktım. Saraybosna ‘da Edebiyat müzesi olduğunu biliyorum ama nerde? Sokakları, çarşıları dolaşırken küçücük sokakta karşıma çıkıverdi Edebiyat ve Performans Sanatları Müzesi.

1961 yılında kurulan müzede edebiyat ve tiyatro koleksiyonları yer almakta. Müze o kadar şirin ki, bahçesinde oturup kitabımı okuyup bir de kahve içmek istedim. Adım atar atmaz çok sevimli müze görevlisi sizi karşılıyor. Elime kocaman demirden bir anahtar verdi. Sanki sihirli bir bahçenin kapısını açacakmışım hissine kapıldım. Kapıyı açar açmaz kitaplara, yazarlara, şairlere yolculuk başladı. Böylece müzeyi gezerken bir çok yazar ve şair hakkında bilgi de edindim. Yazarların ve şairlerin okudukları kitaplara, kullandıkları birtakım eşyalara yakından tanıklık ediyorsunuz. Silvije Strahimir Kranjčević, Petar Kocic, Kalmi Baruh, Isak Samokovlija, Ivo Andric gibi önemli edebiyatçılar, Jelena Keseljevic, Avdo Dzinovic, Jolanda Dacic gibi sahne sanatçıları hakkında bolca bilgilendim. İçinde edebiyat ve sanata dair izler barındıran bu müzeyi benim ziyaret etmem hiç şaşırtıcı olmadı:)

Üçüncü günü Mostar ‘a ayırdığım için dördüncü gün Belgrad’ a gidecek otobüs saatine kadar yine Saraybosna ‘yı keşfetmeye devam ettim. Ferhadiye Caddesi’ nden Sönmeyen Ateş Anıtı ‘nın olduğu tarafa doğru yürüdüğünüzde küçük bir park var ve bu parkda şahane satranç oynayan amcalara denk gelmek gülümsetti. Bu parkın karşısına geçip Bosna Hersek Ulusal Galerisi ‘ ne ulaşabilirsiniz. Burası birbirinden güzel eserlerin sergilendiği sanat müzesi.

Belgrad seyahatim sebebiyle ziyaret edemediğim fakat sonradan araştırma yaptığım bir müzeyi de paylaşmak istiyorum. Savaşta Çocukluk müzesi, adından da anlaşıldığı gibi çocukluğu savaşta geçmiş çocukların anılarına odaklanıyor ve Bosna Savaşı’ndaki çocukların eşyaları toplanarak oluşturulmuş bir müze. Bu müze o kadar yeni ki “Barış herkesin hakkıdır” sloganıyla 2017 yılında kurulmuş. Ve bu müzenin oluşumundaki esas etken aynı isimli bir kitaptan doğması, yani müze fikri kitaptan doğuyor. Türkçe ‘ye de çevrilmiş mutlaka alıp okuyacağım. Ayrıca 2018 Avrupa Konseyi Müze Ödülü’ ne layık görülmüş. Sırf çocukların deneyimlerine odaklanan ilk ve tek müze olma özelliğine de sahip. Saraybosna ‘ya ikinci kez gitmeme sebep olsun.

Seyahatlerimde müze ziyaretlerimin olmadığı bir an düşünemiyorum. Hiç denemediyseniz bir kez de olsa deneyimlemek belki size de katkı sağlar.

Kendim için bol müze ziyaretli seyahatler diliyorum 🙂

Saraybosna ‘da Gezilecek Yerler

1.Başçarşı:Saraybosna ‘nın kalbi niteliğindedir. İsa Bey’ in isteği üzerine 16.yüzyılda kurulmuş olan Osmanlı çarşısıdır. Başçarşı sokaklarında yürüdüğünüzde Türkçe isimlere rastlamanız mümkün. Saraybosna’ya özgü hediyelik eşyaların yer aldığı geleneksel nitelikteki lezzetli yemeklerin sunulduğu restaurantlar, bakırcıları, Boşnak kahvesini yudumlayacağınız kahvehaneler, üzerinde “Türk çayı” yazısını bulacağınız çay evleri ile tipik Anadolu şehrinde keşfe çıktığınızı hissedebilirsiniz. Ticaretin gelişmesiyle Gazi Hüsrev Bey ;camiler, hanlar, hamamlar yaptırarak katkıda bulunmuştur. Başçarşı böylece dönemin en büyük ticaret merkezi haline gelmiştir. Şu an aslını koruyarak işlevine devam eden Başçarşı Saraybosna ‘nın olmazsa olmazlarından.

2.Milli Kütüphane (Vijecnica Kütüphanesi): Bosna Hersek ‘in hafızası olarak biliniyordu. Nedeni ise, Osmanlı idaresinde 400 yıl kaldıktan sonra 1878 yılında Berlin Kongresi’ yle Avusturya Macaristan İmparatorluğu hakimiyetine giren Saraybosna ‘da 1892 – 1896 yıllarında şehrin merkezinde Endülüs mimarisiyle inşa edilen kütüphane içinde Bosna Hersek’ de yaşayan Boşnak, Sırp, Hırvat ve Yahudilere ait el yazması, yaklaşık 6 milyon kitap, önemli eser ve arşiv belgelerini bulundurıyordu.

Kütüphanenin mimarisi o kadar etkileyici ki herhangi bir bilginiz olmasa bile böyle bir mimari karşısında merakınızı gizleyemiyorsunuz.

Kütüphane 25 Ağustos 1992 tarihinde Saraybosna ‘yı kuşatan Sırp topçu ateşi sonucu çıkan yangında büyük zarar gördü. 3 gün boyunca devam eden yangında 155 bini el yazması, ülkenin ulusal arşivlerinin de içinde bulunduğu 2 milyondan fazla eserin yanarak yok olduğu bilinmektedir.

Günümüzde kütüphane olmasının yanı sıra sergi ve konser merkezi olarak da hizmet vermektedir. İçini gezme fırsatı bulduğum bu kütüphanenin dış cephesi kadar iç mimarisi de çok etkileyici. Saraybosna ‘nın sembol yapılarından bir tanesini ziyaret etmek güzel bir an olarak hatırlanacak. Yalnız giriş ücretli. Bu bilgiyi de paylaşarak bir diğer gezilecek yere geçeyim.

Giriş ücreti :8 KM

3.Sebil:Saraybosna ‘ya ilk vardığımda hüznü çağrıştırıyor demiştim. Yaşanan onca acıdan sonra şehrin üzerine bir dinginlik çökmüştü sanki. Telaşa yer olmadan her bir hareketini ağırdan alıyor gibiydi. Neredeyse tüm sokaklarını yürüyerek dolaştığım Saraybosna’ nın capcanlı bir yerinde uzun bir süre durdum. Burası tam da Başçarşı Sebil ‘in olduğu yerdi. San Marco Meydanın’ da gördüğüm güvercin topluluğunu ve cıvıltısını yeniden Saraybosna ‘da bulmuştum. Koşuşturma, insan telaşı ve güvercinlerin güzelliği hepsinin biraraya geldiği tek nokta Sebil’ in olduğu yerdi. Harika bir andı.

Sebil, Bosna Sancak Bey ‘i İsa Bey tarafından yaptırılmış, Gazi Hüsrev tarafından genişletilmiş ve son olarak 1753 yılında Vali Hacı Mehmet Paşa tarafından yaptırılarak Başçarşı’ nın başlangıcı satılacak yerde konumlanmış Osmanlı tarzı ahşap bir çeşmedir.

Sebil ‘in hem sabahın erken saatinde hem de havanın karsrmasıyla birlikte harika bir görüntüye sahip olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Sabahın çok çok erken blr saatinde bir cafede (şimdi adını hatırlayamadım) üşenmeyip o saatte uyanıp aheste aheste kahvelerini yudumlayan Saraybosna halkına hayretler içinde bakakaldığımı hiç unutamam sanırım. Sebil ‘in çok yakınındaki bu şirin cafede bir kaç dakika sonra Boşnak teyzelerle koyu bir sohbete dalıp, Sebil’ in etrafındaki güvercinleri gülümseyerek izleyip huzur bulduğumu hatırlıyorum.

4.Kutsal Kalp Katedrali :Saraybosna ‘nın en büyük Hristiyan mabedidir. Katedralin önünde bulunan 2.Jean Paul heykeli bu mabedin Hristiyanlarca önemini göz önüne serer. Avrupa tarzı mimarinin en güzel örneklerinden biri olan Katedral Paris’ teki Notre Dame Katedrali den esinlenerek 1889 yılında yapılmıştır. Katedral’e girmeden önce yerlerde göreceğiniz Saraybosna gülleri de ilgi çeker. Saraybosna gülleri, Bosna Savaşı’nda(1992-1995) Saraybosna’ ya atılan havan topları nedeniyle insanların hayatlarını kaybettiği yerlerde top mermilerinin bıraktığı izlere verilen isim.

5.Latin Köprüsü :Saraybosna ‘nın dünya tarihinde çok önemli bir yeri var. Sırp milliyetçisi Gavrilo Princip Avusturya tahtını varisi Franz Ferdinand’ ı 1914 ‘te kemerli bir taş köprünün kuzey ucunda gerçekleşen suikast sonucu öldürdü. Bölgenin kaderini değiştirdi. Bu köprü bugün Latin Köprüsü olarak anılıyor. Milyatska Nehri üzerindeki tarihi Osmanlı köprülerinden biri olan Latin köprüsü kimi zaman Frenk köprüsü kimi zaman Bosnalı Sırp suikastçiye atfen Yugoslavya döneminde Gavrilo Princip köprüsü olarak adlandırıldı. Sol kıyıdaki Katolik yerleşkesi nedeniyle Osmanlı döneminde “Frenkluk” ya da “Latinluk” olarak bilinen bölge, Latin Köprüsü ‘ne de adını verdi. Bölge Saraybosna’ ya yerleşen Dubrovnikli Katolik ustaların yaşadığı yer olması nedeniyle bu şekilde isimlendirilmiştir.

6.Sönmeyen Ateş Anıtı : Bosna Hersek ‘teki İkinci Dünya Savaşı’ nın askeri ve sivil kurbanlarının anıtıdır. Anıt, 6 Nisan 1946 ‘da Saraybosna’nın dört yıl süren Nazi Almanya’ sı ve faşist Hırvatistan ‘nın bağımsız devleti tarafından işgalinden kurtulmasının ilk yıldönümü olarak yapıldı.

Sönmeyen Ateş Anıtı ‘nı hem gündüz hem de gece fotoğrafladım. Gerçekten Saraybosna’ da attığınız her adımda anlamlı ve hikayesi olan bir şeylere rastlıyorsunuz.

Anıt üzerinde kısaca şu ifadelere yer veriliyor: “Cesareti ve birlikte dökülen kanlarıyla, Bosnalı, Hersekli, Hırvat, Karadağlı ve Sırp tugaylardan oluşan Yugoslavya Ulusal Ordusu: Müslüman, Sırp ve Hırvat vatanseverler ile 6 Nisan 1945’te Bosna Hersek Cumhuriyeti’ni kurtardı. Bu zafer için canını feda edenlere, sonsuz şükran ve minnetle…

7.Saat Kulesi :Saraybosna ‘da bir diğer sembol niteliğinde olan yapı Saat Kulesi’ dir.

Saat Kulesi 15..yüzyıl sonu ile 16.yüzyıl başlarında yapılmıştır. 1697 ve 1831’de iki defa hasar görmüştür, 1834 ‘de tamir edilmiştir. 1875’ lerde saat kulesinin üst kısmı yenilenmiş ve İngiliz yapımı bir saat takılmıştır.

8.Ferhadiye Caddesi :Başçarşı ile Sönmeyen Ateş Anıtı arasındaki cadde gerçekten görülmeye değer. Trafiğe kapalı olması sebebiyle rahatça yürüyüp fotoğraf çekebilirsiniz fakat haftasonları biraz kalabalık olabiliyor. Yol üzerinde Avusturya – Macaristan İmparatorluğu döneminden kalma birçok bina yer alıyor. Kurtuluş meydanına yetiştiğimde satranç oynandığını görmek şaşırtıcı olsa da çok hoşuma gitti. Cadde üzerinde birçok mağaza ve cafe de mevcut.

9.Morica Han:1551 yılında Osmanlı döneminde inşaa edilmiştir.

Hanın kapısından girdiğim anda farklı bir atmosfere kağıldığımı hissettim. Önce etrafıma dikkatlice baktım, sonra bol bol gördüklerimi fotoğrafladım. Kilimler, halılar, otantik hediyelik eşyalarla Binbir Gece Masalları ‘nın içine düşmüş gibiydim. Güzeldi ve gülümsetti. Saraybosna ziyaretinizde Morico Han’ a uğrayıp kahve içmeden dönmeyin.

10.Ferhadije Camii (Ferhad Paşa Camii): Ferhadiye Caddesi ‘nde yürüyüş yaparken aniden karşınıza çıkıveriyor ki Saraybosna’ da çok önemli yapıların birbirine yakın olması şehri kolayca dolaşmanızı sağlıyor. Ferhat Paşa Camii de bu çok önemli yapılardan. 16. yüzyıl Osmanlı İslam mimarisine sahip cami, Bosna sancak beyi Ferhad Paşa tarafından yaptırılmış. Diğer birçok yer gibi burası da savaştan zarar görmüştür.

KASIM’DA SARAYBOSNA BAŞKADIR

SaraybosnaEvet, yine bir ani kararla kendimi Saraybosna uçağını beklerken buluyorum. Sanırım ruhum maceraya aşık.

Ah Saraybosna ;etkisi altından çıkamadığım ender şehirlerden bir tanesi olarak hatırımda kalacaksın. Şehre doğru ilerlerken ilk dikkatimi çeken dökülen sapsarı yapraklar oldu. Bir ressam fırçasının dokunuşuyla turuncudan kızıla akan büyüleyici bir tablo gibiydi.

Sizi bilmem ama ben gittiğim her şehri kodlamayı seviyorum. Saraybosna hafızamda hüznü çağrıştıran sarı yapraklar olarak kodlandı bile. Gördüğüm en güzel sonbahar. Çok büyük bir şehir olmaması benim gibi yürümeyi sevenler için bir avantaj çünkü görmeniz gereken yerleri yürüyerek ziyaret edebiliyorsunuz. Zaten bir şehrin yürüyerek keşfedileceğine inanlardanım. Her bir adımda başka bir sürpriz, başka bir heyecan.

O kadar kendine has bir şehir ki bir yandan Osmanlı izlerini takip ederek kendinize yol ararken bir yandan da Avusturya Macaristan etkisini hissederek adımladığınızın farkına varıyorsunuz. Şöyle ki ; kaldığım otele yakın olduğu için Fehraddiye Caddesi ‘nden yürümeye başlarken kendimi bir anda Başçarşı’ nın göbeğinde buldum. Birinin bittiği yerde bir diğeri başlıyor. Bana sorarsanız hoş bir geçiş 🙂

Bu şehrin hem küçük oluşu hemdde ucuz oluşu haftasonu tatili olarak dülünülmesini ideal kılıyor. Uygun uçak biletiyle atlanılıp gelinebilecek yerlerden.

Saraybosna serüvenim 3 gün sürdü, bu 3 günün içinde 1 günümü Mostar ‘a ayırdım. Mostar Köprüsü’ nü görmeden dönmek olmazdı diye düşünüyorum.

Kah hüzne boğulduğum, kah sevdalinkalarıyla gülümsediğim, kah bazı ilkeleriyle heyecanlandığım Saraybosna seni hep Kasım ayındaki halinle hatırlayacağım.

ÇENGELKÖY KEYFİ

Haftasonu  Çengelköy’e giderek çok keyiflendiğimi belirtmek isterim.Zaten İstanbul’un samimi ,sıcacık semtlerinden biri olan Çengelköy’e gidip de keyiflenmemek mümkün değildi.Eski mahalle kavramının günümüzde  varoluş simgesiydi sanki .İtiraf ediyorum,benim böyle semtlere ayrı bir ilgim var ,bundandır belki çok fazla keyiflenmem. Daha mutlu daha huzurlu ve daha keyifli hissediyorum kendimi.Adımımı atar atmaz yüzüme yansıyan gülümsemeyle etrafa göz gezdirmeye başladım.uzun zamandır gelmek ve görmek istediğim semtlerden biri olması sebebiyle de hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemiyordum.İlk olarak meşhur Sosyete kokereççisinden kokereçlerimizi alarak açlığımızı giderip öyle devam ettik güzellikleri keşfetmeye.Ardından Tarihi Çınarlaltı Aile Çay Bahçesinde soluğu aldık.Buranın özelliği  yiyecek menüsü bulunmasına rağmen dışarıdan herhangi bir yiyeceği temin edip burada yiyebiliyorsunuz ,tek şart içecekleri dışardan getirmemek:)Koca çınarı altında keyifle çayımı yudumlarken kış güneşinin etkisiyle boğazı seyre daldım.İstediğim anları yaşamanın eşsiz huzuru vardı üzerimde .Uzun uzun Boğaz’ı izledim ve açıkçası pek de kalkmaya niyetim yoktu.Ancak görmek istediğim yerlerin çokluğu ve Çengelköy’ü daha çok keşfedebilmek isteğiyle oradan ayrıldık.

IMG_20161122_015308.jpg

Ara sokakların güzelliği beni gerçekten etkiledi.Eski evlerin varlığı bu durama kanıt. Hepsinin önünde durup uzun uzun baktım kendimi alamadan.Her eski ev gördüğümde böyle olurum çünkü.Bu evlerde kimlerin yaşadığı ,neler olup bittiği ,kim bilir nelere tanıklık etmiştir düşüncesi aklımın bir kenarında hep olan sorulardan birkaç tanesidir.Eski evler ,eski konaklar,eski yalılar derken ; Abdullah Ağa Yalısı ve Sadullah Paşa Yalısı Çengelköy’deki önemli yalılardır. Eski evlere ,konaklara hayranlık içinde izleyerek devam ettiğim sokakların arasında şirin şirin birbirinden güzel kafelerin yer alması beni ayrıca mutlu etti.Her bir adımda birbirinden tatlı ve birbirinden hoş dekorasyonuyla kendine çeken kafelerine kayıtsız kalmak imkansızdı. Kafelerin renk seçiminden dizaynına kadar her birini ayrı  ayrı beğendim desem abartmış olmam sanırım.Ara sokaklara faklı bir güzellik katmış. Çengelköy’ün nostaljik havasna yakışacak şekilde düzenlemesi beni daha çok etkiledi.Böyle sokaklarda sıkılmaya fırsat bulamazsınız.

IMG_20161120_084423.jpg

 

IMG-20161120-WA0008-01.jpeg

Havanın güzelliği gezimize ayrı bir güzellik kattı,biraz daha uzun kalabildik.Çengelköy’ü keşfetmeye devam ederken bugün pek kullanılmayan Aya Yorgi adında bir Rum kilisesine de denk geldik.Rum kilisesini de merak ediyordum açıkçası.

_20161122_045235.JPG

IMG-20161120-WA0009-01.jpeg

Güzel insanlar ,güzel mekanlar,güzel anlar her zaman birilerine ilham vermiştir,böyle dşünürüm hep.Süper Baba gibi herkesin çok çok sevdiği bir dizinin Çengelköy’de çakilmesi ilham kaynağı değil midir?

Çengelköy genel olarak İstanbul’un kaos ve karmaşasına yenik düşmeyen semtlerinden.Bunu esnafından,sokaklarından,dükkanlarından,insanlarından anlayabiliyorsunuz .

 

Güzel mekanları biriktirmenin keyfiyle oradan ayrıldım.Ve keyifli bir günden kalan anılar böyleydi..

 

 

KUZGUNCAK’TA BİR PAZAR

DSC_0481[1].JPGİstanbul’un birbirinden güzel yerleri arasında Kuzguncuk hep fazla ilgimi çekmiştir.Belki de metropol görüntüsünden uzak,geçmiş yılların samimiyetini ve sıcaklığını yansıttığı içindir bu ilgim.

İnsanlar gibi mekanların da kendine has karakterlerinin olduğuna inanlardanım.Kuzguncuk bu açıklamada samimi,içten ve nostaljikti benim için. Kuzguncuk’un güzelliği birçok yazar , şair ve sanatçıya da esin kaynağı olmuştur.Buket Uzuner’in “Kumral Ada,Mavi Tuna ” kitabındaki Tuna ,Aras ve Ada’yı Kuzguncuk’ta tanımam,Can Yücel’in uzun yıllar Kuzguncuk’ta yaşaması belki de bazılarında  derin izler bırakan ,her bir satırıyla etkilediği şiirlerini yine  burada yazması aşinalığımı arttırmıştır.Perihan Abla ,Ekmek Teknesi gibi sıcacık dizilerin mekanı da şüphesiz aynı yer.

DSC_0486[1].JPG

Kuzguncuk’a ilk defa gittiğimden her bir ayrıntıyı değerlendirmek istedim.Bir yandan etrafın güzelliklerini keşfedip,bir yandan da gördüğüm güzellikleri kadrajıma sığdırıp ölümsüzüleştirmek çabası içindeydim.Günlerden pazardı,aylardan eylül ve güneşin henüz İstanbul’u terketmediği şahane bir gündü.

 

Kuzguncuk sokaklarında yürümek biraz samimiyete karışmak,biraz mutluluğa ulaşmak ve biraz da eskinin özlemine kavuşmak gibiydi.Yürüyerek semtin keyfini çıkarırken kitaplara ilgim nedeniyle Nail Kitabevi’inde soluklanmak geziyi daha da keyifli hale getirdi.Biraz daha ilerlediğinizde Kuzguncuk Bostanıyla karşılaşmanız yüzünüzde tebessüm oluşmasına sebeptir belki de.Bostan’da küçük bir yeşillik molasından sonra eski evlerin güzelliğine ve büyüsüne kapılarak dolaşmanız an meselesi.Eski evlere dayanamayan ben bu eşsiz fırsatı kaçırmayacaktı tabii ki.Elimden geldiğince eski evleri fotoğrafladım derin bir mutlulukla.

DSC_0519[1].JPG

 

 

 

DSC_0484[1].JPG

Kuzguncuk din açısından da etkileyen semtlerden.Ezan,çan,hazan seslerinin birbirine karıştığı ve tüm seslerin huzurla yayıldığı bir ortam. Kuzguncuk’ta biri Ermeni ,biri Rum kilisesi olmak üzere iki kilise,bir cami bir de havra vardır.Farklı inançlara sahip insanların yıllardır birarada sevgi ve hoşgörüyle yaşadıklarına tanıklık ederken Kuzguncuk gezimize hemen yanı başındaki Fethi Paşa Korusu’na uğrayarak devam ettik.Korunun tepe noktasında boğazın büyüleyici manzarasını çam kokularıyla huzura karışarak izlemek eşsiz deneyimlerimden bir tanesiydi.

 

 

Tüm bu güzelliklerin ardından sahile inip  deniz kokusunu içine çektiğiniz    Çınaraltı’nda çaylarınızı yudumlayıp karşı kıyılara dalıp giderken gezi son bulur.

Varlığından Habersiz Bir İkiziniz Olduğunu Düşündünüz mü?

Bir kardeşinizin olduğunu düşünün hem ikiz hem de varlığından habersiz.Düşünce ne kadar ilginç değil mi? Ve gerçek olan bu hikayeyi belgesel film olarak izlediğimde de ilginç olması,fazlasıyla ilgilenmeme sebep oldu. Samantha ve Anais’in hikayesi.Yıllar önce biri Amerikalı bir aileye diğeri ise Fransız bir aileye evlatlık verilen Koreli tek yumurta ikizi olan kız kardeşleri izlerken hem onlarla ağladım ,hem de kahkahalara boğuldum.O kadar sempatikler ki:) İzlerken ne kadar doğal ve samimi olduklarının farkına varacaksınız.Birbirlerini bulamaları da fazlaca ilginç.[Farkındayım çok fazla ilginç kelimesi kullanılan bir yazı oldu:)]

twinsters-poster

Şöyle ki;Samantha youtuber arkadaşının kanalında oynuyor ve bu çok beğeniliyor,dünyaca izlenen bir video haline geliyor diyebilirim.Tabi ki Fransa’da yaşayan Anais’in arkadaşları da bu videoyaya kayıtsız kalamıyorlar.Videodaki kızın Anais olduğunu düşünerek ,Anais’e “Bu kız sensin” diyorlar.Hiçbir şeyden haberi olmayan Anais gördüklerine inanamıyor.Çünkü videodaki kız kendisine inanılmayacak kadar benziyor.Tüm gelişmeler ışığında günümüz sosyal ağlar vasıtasıyla iletişim kuruluyor ve gelişmeler de bu şekilde devam ediyor.

Twinsters-Samatha-and-Anais-adopted-reunited-social-media1

O kadar samimiydi ki:) Zaten film değil de herhangi bir vlogerın kendi günlük kesitlerini izliyormuş hissine kapılıyorsunuz.

Ben sevdim:)Umarım siz de severek ve keyif alarak bu ikiz kız kardeşlerin yolculuğuna eşlik etmek istersiniz:)

iyi seyirler

 

 

Suşi Efsanesi

Mesleğinize karar verdikten sonra kendinizi işinize adamalısınız. İşinize aşık olmalısınız.İşinizden asla şikayet etmemelisiniz.Hayatınızı yeteneğinizde ustalaşmaya adamalısınız. Başarının ve onurlu bir şekilde  anılmanızın sırrı budur.”

Jiro Ono

jiro-dreams-of-sushi-movie-2012

 

 

Dün akşam izlediğim ve çok etkilendiğim bir filmden bahsetmek istiyorum.Aslında belgesel film desem daha doğru olur.85 yaşında olup ve hala ilk günkü çalışma azmiyle yola  devam eden suşi ustası Jiro ‘nun hikayesi.Çocukluğundan beri içinde olduğu ,70 yıldan fazla emek verdiği,aşkla ,tutkuyla mesleğine nasıl bağlandığının ve sonunda lokantasının 3 Michelin yıldızını elde ediş hikayesi.

Zaten öyle değil midir? Siz işinizi sadece tutkuyla yapmak istersiniz,birileriyle yarışmak değil de kendinizi en iyiye taşımak için çabalarsınız ve ardından birileri tarafından ödüllendirilirsiniz. Jiro’nun da ödülü kendi alanında en üst mertebe hatta doruk noktası olan 3 Michelin yıldızı:)

Fransa’da İlk Michelin rehberi 1900 ‘da yayınlandı. Michelin denetmenlerinin ilk baktıkları şey kalitedir.Sonra özgünlüğe daha sonra ise sürekliliğe bakarlar.Genellikle araştırmalar Fransız restoranlarının 3 Michelin’e sahip olduğunu gösterir.Michelin 3 yıldızının anlamı ise sadece o yemek için o ülkeye gidilebileceğidir.Jiro 3 yıldız aldığında herkes çok şaşırdı.Lokantada 10 koltuk vardı ve lavabo lokantının dışındaydı.Dünyada burası gibi 3 yıldızlı lokanta yoktu.İzlerken Ginza metrosunda küçük bir lokantayı göreceksiniz:)

Belgesel Jiro,büyük oğlu,küçük oğlu,yemek yazarı ve eski çırağın bölüm bölüm konuşmalarndan oluşuyor.Bu konuşmalar arasında konu suşi olunca en başdan sona kadar suşiye doymuş oluyorsunuz.Ben hiç suşi denemedim malum önyargılar yüzünden.Bazı yiyecekleri yiyemeyeceğinizi düşünüp(çiğ balık gibi) ,tadını bile merak etmeme komutunu beyninize veririsiniz , suşi de benim için öyleydi.Ta ki bu belgeseli izleyene kadar.Tabi ki Japonya’ya gidip Jiro’nun Sukiyabashi Jiro adlı lokantasında tatmayacağım ama iyi bir yerde deneme vakti geldi:)zaten Sukiyabashi Jiro’nun özelliklerine bakılırsa en az 1 ay öncesinden rezervasyon yapmak gerekiyor ve 20 suşi çeşidini tadıp 30000 yen ödüyorsunuz.İçki ve her hangi bir aperatif de  bulunmamaktadır. Sadece suşi ye ve çık 🙂

jiro

Jiro’nun azmi o kadar etkiledi ki beni ,bu kadar titiz,her adımda daha iyisini yapma isteği,her seferinde mükemmeli yakalama çabası gerçekten izlenmeye değer.Jiro gerçek anlamda büyük bir şef.Büyük şeflerin 5 özelliğini sıralamak gerekirse;

1.İşlerini ciddiye alırlar ve işlerini sürekli en üst seviyede yaparlar.

2.Yeteneklerini geliştirme arzuları vardır.

3.Temizlik çok önemli bir etkendir.Eğer lokanta temiz hissettirmezse ,yemekler de lezzetli olmaz.

4.Tahammülsüzlük.Katılımcı olmaktan çok liderdirler.Kendi tarzlarını sürdürmekte çok inatçıdırlar

5.Arzuludurlar.

ve tüm bu özellikler Jiro’da bulunmakta.

Jiro’nun suşisini özel kılan nihai basitlik ve saflıktır.Ona göre suşi yapımının en önemli özelliği balık ve pirincin birlikteliğini yakalamaktır.Eğer tam bir uyum içinde değillerse suşi lezzetli olmaz.

Jiro o kadar özel bir insan ki ,her ne kadar özel olmak için çabalamadık dese de azmi ve kararlılığı ,mesleğine olan aşkı onu her haliyle özel kılıyor zaten.Dikkatimi çeken sadece kendini  nasıl geliştirebilirim düşüncesine adaması.Yani Jiro’nun kimseyle bir rekabeti yok, çok para kazanma gibi bir derdi de yok.Tek gayesi daha iyi suşi yapabilmek.Her seferinde daha iyi daha iyi…Bunun için gece gündüz çalışıyor,hatta rüyalarında bile teknikler üretip uygulamaya geçiyor.En iyi orkinos ,en iyi karides ,en iyi pirincin peşinde.Bunların biraraya gelmesiyle en iyi suşinin ortaya çıkacağına inanıyor.Sürekli kendisiyle yarışıyor.Belgeseli izlerken,oturma düzenine ,suşinin sunumuna varana kadar her detayla kendisinin ilgilendiğini göreceksiniz.Hanımlara daha küçük boy suşiler ikram etmesine ne demeli?:)Bu da Jiro’nun fikri.Ve bakıldığında herşey önüne altın tepsiyle sunulmamış.Erken yaşta ailesinden ayrılması ve yoksullukla mücadele edip tek başına dimdik ayakta durması zaten büyük bir başarı iken,Jiro  suşi konusunda tüm dünyaya örnek olacak bir başarı hikayesini duyurmuş oluyor.

Screen-Shot-2012-11-07-at-1.42.48-PM-1024x576

Ben belgeseli izlerken çok keyif aldım.Suşinin inceliklerini işin üstadlarından dinledim, 3 Michelin yıldızı sahibi şef ve lokantasına ve  bir kültüre de tanıklık etmiş oldum.Tek kelimeyle izlenilesi:)

“Tırmanmaya devam edip zirveye ulaşmaya çalışacağım, ama  zirvenin nerede olduğunu kimse bilmiyor”

 Jiro Ono

JULIE&JULIA

 

Julie_and_julia

Farklı dönemlerde yaşayan iki farklı kadının öyküsü.Ortak noktaları yemek tutkuları diyebilirim.Filmi genel anlamıyla eğlenceli buldum.Yalnız keşke sadece Julia Chıld’ın Paris’de geçen hikayesi olarak ele alınsaymış daha çok sevebilirdim.Çünkü en keyif aldığım sahneler 1949 yılında PariS’de geçen Julia’nın yemek maceralarıydı.Hem komik hem ilgi çekici,hem de bir başarı hikayesinin anlatıldığı sahneler diyebilirim.Öte yandan 2002 yılında Newyork’da yaşayan Julie’nin blog yazma ve 524 yemek tarifini 365 güne sığdırmaya çalışma azminden etkilendiğimi söyleyebilirim.Fakat bu sahneleri izlerken çok da keyif aldığımı söyleyemem.Sürekli aynı mekan içerisinde geçmesi ya da  birşeylerin dengesini kuramadığı için sıkılmış olabilirim.İki kişi ve iki dönem olduğundan dolayı kıyaslama yapmaktan kendimi alamadım:)

julie-julia---prazeres-obsessoes-e-manteiga.html

Gerçek hikayeden uyarlandığını da belirtmeliyim.Filmin ilk sahnesinde Julia Child’ın ses tonu çok ilginç geldi hatta abartı olduğunu düşündüm ardından yemek programlarını izlediğimde, bire bir seslendirildiğini görünce hayranlığım daha da arttı Meryl Streep’e:)

julie_julia31

Genel anlamda eğlenceli bir filmdi:)

julie_julia05

En sevdiğim sahne .Julia’nın soğan doğraması ve azmi görülmeye değerdi:)Bu filmde bir kaç sevdiğim sahne var  sadece soğan doğrama sahnesine indirgemek filme haksızlık olur,gerisini ilgilenenler izlesinler derim:)

Bon appétit:)

 

 

 

 

 

 

NOT:Bon appétit; Fransızca afiyet olsun demek.

 

 

 

Babette’nin Şöleni

 

Bugüne kadar izlediğim yemek konulu filmlerden çok farklı  bir film izledim.Gerçekten şölen tadındaydı.İzlerken her anını merak ettim diyebilirim. Fazla ilgimi çekti,tuhaf olan ise başlangıçta yemek konulu bir film olacağı izlenimini bile vermiyor çünkü gayet masalsı bir anlatımla kıyı kasabasında dindar ailenin güzeller güzeli iki kız kardeşin ve babalarının dini ayinlerinin yer aldığı sahnelerle dolu.Martine (adını Martin Luther’den alan) ve Philippa (adını Luther’in biyografisini yazan Philip Melanchthon’dan alan)  tüm hayatlarını insanlığa hizmet ederek ve dini değerlerden asla vazgeçmeden devam ettirirler.19. yüzyıl Danimarkasında hayatta başarılı olmak için merhamet ve dua yoluyla Tanrıya hizmet etmek, dünya zevklerinden mümkün olduğunca uzak durmak gerekmektedir.Filmin ilk bölümleri bu düşünce şekliyle devam ediyor.Uzun süre devam ettiği için bazıları tarafından sıkıcı bulunabilir yalnız ben baştan sona her sahneden keyif aldım.

600full-babette's-feast-screenshot

Film sayesinde Fransız mutfağına ilgim artmış oldu böylelikle:) Fransız mutfağının ününü bilip de ilgilenmemek … Şöyle de bir gerçek var ki tüm dünya mutfaklarına ilgi duymakla alakalı ,şimdiye kadar benim pek bir merakım olmaması nedeniyle izlerken çok farklı buldum.

babettesalad

babette2

babettes_feast2

Kısaca filmin konusu şöyle: Paris’te Café Anglais adlı büyük bir restoranın tanınmış mutfak şefi Babette, 1871 yılında politik nedenlerden dolayı Fransa’dan kaçarak Danimarka’ya sığınır. Küçük bir  kıyı kasabasında yaşayan bu din adamının iki kızına hizmetçilik yaparak hayatını sürdürür. Soğuk kasabada  malzeme kıt, yemekler basit ve lezzetsizdir. Babette’nın gelmesiyle herşey bir anda değişiverir.Kıt malzemelerden eşsiz lezzetler çıkmaya başlar ki izlerken sıradan bir çorbanın bile lezzetinin yüzlerdeki ifadesini göreceksiniz. Bu arada Babette her yıl Paris’teki çok yakın dostuna  piyango bileti almasını söyler ve yıllar sonra şans kapıyı çalar, büyük ikramiyeyi kazanır.Tüm parasını, bir gece 12 kişi için hazırladığı büyük ziyafete harcayarak, Fransız mutfağının tüm inceliklerini taşıyan muhteşem bir şölen hazırlar.

Babette_1001153a.jpg

Her türlü gösterişi ,özentiyi günah sayan önyargılı insanların yemeğe gösterdikleri direnişin ardından, yemekleri tattıktan sonra yüzlerindeki mutluluk görülmeye değer.Hiçbir şekilde  yemek hakkında yorum yapmamaya direnmeleri, birbirlerine söz vermeleri hatta generalin yemek hakkında müthiş yorumlar yapması karşısında konuyu değiştirmeleri izlerken bende de bir tebessüm oluşturdu. Babette’nin yemek hazırlarken adeta aşk yaşadığı da doğrudur.İşini aşk ile yapmak dedikleri bu olsa gerek. Her bir yemeğin zarif tabaklarda özenerek hazırlanması ,sunumun ve görselliğin ön planda olması ve özellikle her yemeğe uygun farklı şarap ikram edilmesi tamamen filme odaklanmama sebep oldu.Kendi kendime özenin ve sunumun böylesi dedim:)

bb

Babette's Feast

izlerken pek bir keyif aldım. Gabriel Axel’in yönettiği Stephane Audran’ın ( Babette Hersant) başrol oynadığı ,birçok ödülü de silip süpüren  şölende sizde yer alın derim:)