KASIM’DA SARAYBOSNA BAŞKADIR

SaraybosnaEvet, yine bir ani kararla kendimi Saraybosna uçağını beklerken buluyorum. Sanırım ruhum maceraya aşık.

Ah Saraybosna ;etkisi altından çıkamadığım ender şehirlerden bir tanesi olarak hatırımda kalacaksın. Şehre doğru ilerlerken ilk dikkatimi çeken dökülen sapsarı yapraklar oldu. Bir ressam fırçasının dokunuşuyla turuncudan kızıla akan büyüleyici bir tablo gibiydi.

Sizi bilmem ama ben gittiğim her şehri kodlamayı seviyorum. Saraybosna hafızamda hüznü çağrıştıran sarı yapraklar olarak kodlandı bile. Gördüğüm en güzel sonbahar. Çok büyük bir şehir olmaması benim gibi yürümeyi sevenler için bir avantaj çünkü görmeniz gereken yerleri yürüyerek ziyaret edebiliyorsunuz. Zaten bir şehrin yürüyerek keşfedileceğine inanlardanım. Her bir adımda başka bir sürpriz, başka bir heyecan.

O kadar kendine has bir şehir ki bir yandan Osmanlı izlerini takip ederek kendinize yol ararken bir yandan da Avusturya Macaristan etkisini hissederek adımladığınızın farkına varıyorsunuz. Şöyle ki ; kaldığım otele yakın olduğu için Fehraddiye Caddesi ‘nden yürümeye başlarken kendimi bir anda Başçarşı’ nın göbeğinde buldum. Birinin bittiği yerde bir diğeri başlıyor. Bana sorarsanız hoş bir geçiş 🙂

Bu şehrin hem küçük oluşu hemdde ucuz oluşu haftasonu tatili olarak dülünülmesini ideal kılıyor. Uygun uçak biletiyle atlanılıp gelinebilecek yerlerden.

Saraybosna serüvenim 3 gün sürdü, bu 3 günün içinde 1 günümü Mostar ‘a ayırdım. Mostar Köprüsü’ nü görmeden dönmek olmazdı diye düşünüyorum.

Kah hüzne boğulduğum, kah sevdalinkalarıyla gülümsediğim, kah bazı ilkeleriyle heyecanlandığım Saraybosna seni hep Kasım ayındaki halinle hatırlayacağım.

ÇENGELKÖY KEYFİ

Haftasonu  Çengelköy’e giderek çok keyiflendiğimi belirtmek isterim.Zaten İstanbul’un samimi ,sıcacık semtlerinden biri olan Çengelköy’e gidip de keyiflenmemek mümkün değildi.Eski mahalle kavramının günümüzde  varoluş simgesiydi sanki .İtiraf ediyorum,benim böyle semtlere ayrı bir ilgim var ,bundandır belki çok fazla keyiflenmem. Daha mutlu daha huzurlu ve daha keyifli hissediyorum kendimi.Adımımı atar atmaz yüzüme yansıyan gülümsemeyle etrafa göz gezdirmeye başladım.uzun zamandır gelmek ve görmek istediğim semtlerden biri olması sebebiyle de hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemiyordum.İlk olarak meşhur Sosyete kokereççisinden kokereçlerimizi alarak açlığımızı giderip öyle devam ettik güzellikleri keşfetmeye.Ardından Tarihi Çınarlaltı Aile Çay Bahçesinde soluğu aldık.Buranın özelliği  yiyecek menüsü bulunmasına rağmen dışarıdan herhangi bir yiyeceği temin edip burada yiyebiliyorsunuz ,tek şart içecekleri dışardan getirmemek:)Koca çınarı altında keyifle çayımı yudumlarken kış güneşinin etkisiyle boğazı seyre daldım.İstediğim anları yaşamanın eşsiz huzuru vardı üzerimde .Uzun uzun Boğaz’ı izledim ve açıkçası pek de kalkmaya niyetim yoktu.Ancak görmek istediğim yerlerin çokluğu ve Çengelköy’ü daha çok keşfedebilmek isteğiyle oradan ayrıldık.

IMG_20161122_015308.jpg

Ara sokakların güzelliği beni gerçekten etkiledi.Eski evlerin varlığı bu durama kanıt. Hepsinin önünde durup uzun uzun baktım kendimi alamadan.Her eski ev gördüğümde böyle olurum çünkü.Bu evlerde kimlerin yaşadığı ,neler olup bittiği ,kim bilir nelere tanıklık etmiştir düşüncesi aklımın bir kenarında hep olan sorulardan birkaç tanesidir.Eski evler ,eski konaklar,eski yalılar derken ; Abdullah Ağa Yalısı ve Sadullah Paşa Yalısı Çengelköy’deki önemli yalılardır. Eski evlere ,konaklara hayranlık içinde izleyerek devam ettiğim sokakların arasında şirin şirin birbirinden güzel kafelerin yer alması beni ayrıca mutlu etti.Her bir adımda birbirinden tatlı ve birbirinden hoş dekorasyonuyla kendine çeken kafelerine kayıtsız kalmak imkansızdı. Kafelerin renk seçiminden dizaynına kadar her birini ayrı  ayrı beğendim desem abartmış olmam sanırım.Ara sokaklara faklı bir güzellik katmış. Çengelköy’ün nostaljik havasna yakışacak şekilde düzenlemesi beni daha çok etkiledi.Böyle sokaklarda sıkılmaya fırsat bulamazsınız.

IMG_20161120_084423.jpg

 

IMG-20161120-WA0008-01.jpeg

Havanın güzelliği gezimize ayrı bir güzellik kattı,biraz daha uzun kalabildik.Çengelköy’ü keşfetmeye devam ederken bugün pek kullanılmayan Aya Yorgi adında bir Rum kilisesine de denk geldik.Rum kilisesini de merak ediyordum açıkçası.

_20161122_045235.JPG

IMG-20161120-WA0009-01.jpeg

Güzel insanlar ,güzel mekanlar,güzel anlar her zaman birilerine ilham vermiştir,böyle dşünürüm hep.Süper Baba gibi herkesin çok çok sevdiği bir dizinin Çengelköy’de çakilmesi ilham kaynağı değil midir?

Çengelköy genel olarak İstanbul’un kaos ve karmaşasına yenik düşmeyen semtlerinden.Bunu esnafından,sokaklarından,dükkanlarından,insanlarından anlayabiliyorsunuz .

 

Güzel mekanları biriktirmenin keyfiyle oradan ayrıldım.Ve keyifli bir günden kalan anılar böyleydi..

 

 

KUZGUNCAK’TA BİR PAZAR

DSC_0481[1].JPGİstanbul’un birbirinden güzel yerleri arasında Kuzguncuk hep fazla ilgimi çekmiştir.Belki de metropol görüntüsünden uzak,geçmiş yılların samimiyetini ve sıcaklığını yansıttığı içindir bu ilgim.

İnsanlar gibi mekanların da kendine has karakterlerinin olduğuna inanlardanım.Kuzguncuk bu açıklamada samimi,içten ve nostaljikti benim için. Kuzguncuk’un güzelliği birçok yazar , şair ve sanatçıya da esin kaynağı olmuştur.Buket Uzuner’in “Kumral Ada,Mavi Tuna ” kitabındaki Tuna ,Aras ve Ada’yı Kuzguncuk’ta tanımam,Can Yücel’in uzun yıllar Kuzguncuk’ta yaşaması belki de bazılarında  derin izler bırakan ,her bir satırıyla etkilediği şiirlerini yine  burada yazması aşinalığımı arttırmıştır.Perihan Abla ,Ekmek Teknesi gibi sıcacık dizilerin mekanı da şüphesiz aynı yer.

DSC_0486[1].JPG

Kuzguncuk’a ilk defa gittiğimden her bir ayrıntıyı değerlendirmek istedim.Bir yandan etrafın güzelliklerini keşfedip,bir yandan da gördüğüm güzellikleri kadrajıma sığdırıp ölümsüzüleştirmek çabası içindeydim.Günlerden pazardı,aylardan eylül ve güneşin henüz İstanbul’u terketmediği şahane bir gündü.

 

Kuzguncuk sokaklarında yürümek biraz samimiyete karışmak,biraz mutluluğa ulaşmak ve biraz da eskinin özlemine kavuşmak gibiydi.Yürüyerek semtin keyfini çıkarırken kitaplara ilgim nedeniyle Nail Kitabevi’inde soluklanmak geziyi daha da keyifli hale getirdi.Biraz daha ilerlediğinizde Kuzguncuk Bostanıyla karşılaşmanız yüzünüzde tebessüm oluşmasına sebeptir belki de.Bostan’da küçük bir yeşillik molasından sonra eski evlerin güzelliğine ve büyüsüne kapılarak dolaşmanız an meselesi.Eski evlere dayanamayan ben bu eşsiz fırsatı kaçırmayacaktı tabii ki.Elimden geldiğince eski evleri fotoğrafladım derin bir mutlulukla.

DSC_0519[1].JPG

 

 

 

DSC_0484[1].JPG

Kuzguncuk din açısından da etkileyen semtlerden.Ezan,çan,hazan seslerinin birbirine karıştığı ve tüm seslerin huzurla yayıldığı bir ortam. Kuzguncuk’ta biri Ermeni ,biri Rum kilisesi olmak üzere iki kilise,bir cami bir de havra vardır.Farklı inançlara sahip insanların yıllardır birarada sevgi ve hoşgörüyle yaşadıklarına tanıklık ederken Kuzguncuk gezimize hemen yanı başındaki Fethi Paşa Korusu’na uğrayarak devam ettik.Korunun tepe noktasında boğazın büyüleyici manzarasını çam kokularıyla huzura karışarak izlemek eşsiz deneyimlerimden bir tanesiydi.

 

 

Tüm bu güzelliklerin ardından sahile inip  deniz kokusunu içine çektiğiniz    Çınaraltı’nda çaylarınızı yudumlayıp karşı kıyılara dalıp giderken gezi son bulur.

Varlığından Habersiz Bir İkiziniz Olduğunu Düşündünüz mü?

Bir kardeşinizin olduğunu düşünün hem ikiz hem de varlığından habersiz.Düşünce ne kadar ilginç değil mi? Ve gerçek olan bu hikayeyi belgesel film olarak izlediğimde de ilginç olması,fazlasıyla ilgilenmeme sebep oldu. Samantha ve Anais’in hikayesi.Yıllar önce biri Amerikalı bir aileye diğeri ise Fransız bir aileye evlatlık verilen Koreli tek yumurta ikizi olan kız kardeşleri izlerken hem onlarla ağladım ,hem de kahkahalara boğuldum.O kadar sempatikler ki:) İzlerken ne kadar doğal ve samimi olduklarının farkına varacaksınız.Birbirlerini bulamaları da fazlaca ilginç.[Farkındayım çok fazla ilginç kelimesi kullanılan bir yazı oldu:)]

twinsters-poster

Şöyle ki;Samantha youtuber arkadaşının kanalında oynuyor ve bu çok beğeniliyor,dünyaca izlenen bir video haline geliyor diyebilirim.Tabi ki Fransa’da yaşayan Anais’in arkadaşları da bu videoyaya kayıtsız kalamıyorlar.Videodaki kızın Anais olduğunu düşünerek ,Anais’e “Bu kız sensin” diyorlar.Hiçbir şeyden haberi olmayan Anais gördüklerine inanamıyor.Çünkü videodaki kız kendisine inanılmayacak kadar benziyor.Tüm gelişmeler ışığında günümüz sosyal ağlar vasıtasıyla iletişim kuruluyor ve gelişmeler de bu şekilde devam ediyor.

Twinsters-Samatha-and-Anais-adopted-reunited-social-media1

O kadar samimiydi ki:) Zaten film değil de herhangi bir vlogerın kendi günlük kesitlerini izliyormuş hissine kapılıyorsunuz.

Ben sevdim:)Umarım siz de severek ve keyif alarak bu ikiz kız kardeşlerin yolculuğuna eşlik etmek istersiniz:)

iyi seyirler

 

 

Suşi Efsanesi

Mesleğinize karar verdikten sonra kendinizi işinize adamalısınız. İşinize aşık olmalısınız.İşinizden asla şikayet etmemelisiniz.Hayatınızı yeteneğinizde ustalaşmaya adamalısınız. Başarının ve onurlu bir şekilde  anılmanızın sırrı budur.”

Jiro Ono

jiro-dreams-of-sushi-movie-2012

 

 

Dün akşam izlediğim ve çok etkilendiğim bir filmden bahsetmek istiyorum.Aslında belgesel film desem daha doğru olur.85 yaşında olup ve hala ilk günkü çalışma azmiyle yola  devam eden suşi ustası Jiro ‘nun hikayesi.Çocukluğundan beri içinde olduğu ,70 yıldan fazla emek verdiği,aşkla ,tutkuyla mesleğine nasıl bağlandığının ve sonunda lokantasının 3 Michelin yıldızını elde ediş hikayesi.

Zaten öyle değil midir? Siz işinizi sadece tutkuyla yapmak istersiniz,birileriyle yarışmak değil de kendinizi en iyiye taşımak için çabalarsınız ve ardından birileri tarafından ödüllendirilirsiniz. Jiro’nun da ödülü kendi alanında en üst mertebe hatta doruk noktası olan 3 Michelin yıldızı:)

Fransa’da İlk Michelin rehberi 1900 ‘da yayınlandı. Michelin denetmenlerinin ilk baktıkları şey kalitedir.Sonra özgünlüğe daha sonra ise sürekliliğe bakarlar.Genellikle araştırmalar Fransız restoranlarının 3 Michelin’e sahip olduğunu gösterir.Michelin 3 yıldızının anlamı ise sadece o yemek için o ülkeye gidilebileceğidir.Jiro 3 yıldız aldığında herkes çok şaşırdı.Lokantada 10 koltuk vardı ve lavabo lokantının dışındaydı.Dünyada burası gibi 3 yıldızlı lokanta yoktu.İzlerken Ginza metrosunda küçük bir lokantayı göreceksiniz:)

Belgesel Jiro,büyük oğlu,küçük oğlu,yemek yazarı ve eski çırağın bölüm bölüm konuşmalarndan oluşuyor.Bu konuşmalar arasında konu suşi olunca en başdan sona kadar suşiye doymuş oluyorsunuz.Ben hiç suşi denemedim malum önyargılar yüzünden.Bazı yiyecekleri yiyemeyeceğinizi düşünüp(çiğ balık gibi) ,tadını bile merak etmeme komutunu beyninize veririsiniz , suşi de benim için öyleydi.Ta ki bu belgeseli izleyene kadar.Tabi ki Japonya’ya gidip Jiro’nun Sukiyabashi Jiro adlı lokantasında tatmayacağım ama iyi bir yerde deneme vakti geldi:)zaten Sukiyabashi Jiro’nun özelliklerine bakılırsa en az 1 ay öncesinden rezervasyon yapmak gerekiyor ve 20 suşi çeşidini tadıp 30000 yen ödüyorsunuz.İçki ve her hangi bir aperatif de  bulunmamaktadır. Sadece suşi ye ve çık 🙂

jiro

Jiro’nun azmi o kadar etkiledi ki beni ,bu kadar titiz,her adımda daha iyisini yapma isteği,her seferinde mükemmeli yakalama çabası gerçekten izlenmeye değer.Jiro gerçek anlamda büyük bir şef.Büyük şeflerin 5 özelliğini sıralamak gerekirse;

1.İşlerini ciddiye alırlar ve işlerini sürekli en üst seviyede yaparlar.

2.Yeteneklerini geliştirme arzuları vardır.

3.Temizlik çok önemli bir etkendir.Eğer lokanta temiz hissettirmezse ,yemekler de lezzetli olmaz.

4.Tahammülsüzlük.Katılımcı olmaktan çok liderdirler.Kendi tarzlarını sürdürmekte çok inatçıdırlar

5.Arzuludurlar.

ve tüm bu özellikler Jiro’da bulunmakta.

Jiro’nun suşisini özel kılan nihai basitlik ve saflıktır.Ona göre suşi yapımının en önemli özelliği balık ve pirincin birlikteliğini yakalamaktır.Eğer tam bir uyum içinde değillerse suşi lezzetli olmaz.

Jiro o kadar özel bir insan ki ,her ne kadar özel olmak için çabalamadık dese de azmi ve kararlılığı ,mesleğine olan aşkı onu her haliyle özel kılıyor zaten.Dikkatimi çeken sadece kendini  nasıl geliştirebilirim düşüncesine adaması.Yani Jiro’nun kimseyle bir rekabeti yok, çok para kazanma gibi bir derdi de yok.Tek gayesi daha iyi suşi yapabilmek.Her seferinde daha iyi daha iyi…Bunun için gece gündüz çalışıyor,hatta rüyalarında bile teknikler üretip uygulamaya geçiyor.En iyi orkinos ,en iyi karides ,en iyi pirincin peşinde.Bunların biraraya gelmesiyle en iyi suşinin ortaya çıkacağına inanıyor.Sürekli kendisiyle yarışıyor.Belgeseli izlerken,oturma düzenine ,suşinin sunumuna varana kadar her detayla kendisinin ilgilendiğini göreceksiniz.Hanımlara daha küçük boy suşiler ikram etmesine ne demeli?:)Bu da Jiro’nun fikri.Ve bakıldığında herşey önüne altın tepsiyle sunulmamış.Erken yaşta ailesinden ayrılması ve yoksullukla mücadele edip tek başına dimdik ayakta durması zaten büyük bir başarı iken,Jiro  suşi konusunda tüm dünyaya örnek olacak bir başarı hikayesini duyurmuş oluyor.

Screen-Shot-2012-11-07-at-1.42.48-PM-1024x576

Ben belgeseli izlerken çok keyif aldım.Suşinin inceliklerini işin üstadlarından dinledim, 3 Michelin yıldızı sahibi şef ve lokantasına ve  bir kültüre de tanıklık etmiş oldum.Tek kelimeyle izlenilesi:)

“Tırmanmaya devam edip zirveye ulaşmaya çalışacağım, ama  zirvenin nerede olduğunu kimse bilmiyor”

 Jiro Ono

JULIE&JULIA

 

Julie_and_julia

Farklı dönemlerde yaşayan iki farklı kadının öyküsü.Ortak noktaları yemek tutkuları diyebilirim.Filmi genel anlamıyla eğlenceli buldum.Yalnız keşke sadece Julia Chıld’ın Paris’de geçen hikayesi olarak ele alınsaymış daha çok sevebilirdim.Çünkü en keyif aldığım sahneler 1949 yılında PariS’de geçen Julia’nın yemek maceralarıydı.Hem komik hem ilgi çekici,hem de bir başarı hikayesinin anlatıldığı sahneler diyebilirim.Öte yandan 2002 yılında Newyork’da yaşayan Julie’nin blog yazma ve 524 yemek tarifini 365 güne sığdırmaya çalışma azminden etkilendiğimi söyleyebilirim.Fakat bu sahneleri izlerken çok da keyif aldığımı söyleyemem.Sürekli aynı mekan içerisinde geçmesi ya da  birşeylerin dengesini kuramadığı için sıkılmış olabilirim.İki kişi ve iki dönem olduğundan dolayı kıyaslama yapmaktan kendimi alamadım:)

julie-julia---prazeres-obsessoes-e-manteiga.html

Gerçek hikayeden uyarlandığını da belirtmeliyim.Filmin ilk sahnesinde Julia Child’ın ses tonu çok ilginç geldi hatta abartı olduğunu düşündüm ardından yemek programlarını izlediğimde, bire bir seslendirildiğini görünce hayranlığım daha da arttı Meryl Streep’e:)

julie_julia31

Genel anlamda eğlenceli bir filmdi:)

julie_julia05

En sevdiğim sahne .Julia’nın soğan doğraması ve azmi görülmeye değerdi:)Bu filmde bir kaç sevdiğim sahne var  sadece soğan doğrama sahnesine indirgemek filme haksızlık olur,gerisini ilgilenenler izlesinler derim:)

Bon appétit:)

 

 

 

 

 

 

NOT:Bon appétit; Fransızca afiyet olsun demek.

 

 

 

Babette’nin Şöleni

 

Bugüne kadar izlediğim yemek konulu filmlerden çok farklı  bir film izledim.Gerçekten şölen tadındaydı.İzlerken her anını merak ettim diyebilirim. Fazla ilgimi çekti,tuhaf olan ise başlangıçta yemek konulu bir film olacağı izlenimini bile vermiyor çünkü gayet masalsı bir anlatımla kıyı kasabasında dindar ailenin güzeller güzeli iki kız kardeşin ve babalarının dini ayinlerinin yer aldığı sahnelerle dolu.Martine (adını Martin Luther’den alan) ve Philippa (adını Luther’in biyografisini yazan Philip Melanchthon’dan alan)  tüm hayatlarını insanlığa hizmet ederek ve dini değerlerden asla vazgeçmeden devam ettirirler.19. yüzyıl Danimarkasında hayatta başarılı olmak için merhamet ve dua yoluyla Tanrıya hizmet etmek, dünya zevklerinden mümkün olduğunca uzak durmak gerekmektedir.Filmin ilk bölümleri bu düşünce şekliyle devam ediyor.Uzun süre devam ettiği için bazıları tarafından sıkıcı bulunabilir yalnız ben baştan sona her sahneden keyif aldım.

600full-babette's-feast-screenshot

Film sayesinde Fransız mutfağına ilgim artmış oldu böylelikle:) Fransız mutfağının ününü bilip de ilgilenmemek … Şöyle de bir gerçek var ki tüm dünya mutfaklarına ilgi duymakla alakalı ,şimdiye kadar benim pek bir merakım olmaması nedeniyle izlerken çok farklı buldum.

babettesalad

babette2

babettes_feast2

Kısaca filmin konusu şöyle: Paris’te Café Anglais adlı büyük bir restoranın tanınmış mutfak şefi Babette, 1871 yılında politik nedenlerden dolayı Fransa’dan kaçarak Danimarka’ya sığınır. Küçük bir  kıyı kasabasında yaşayan bu din adamının iki kızına hizmetçilik yaparak hayatını sürdürür. Soğuk kasabada  malzeme kıt, yemekler basit ve lezzetsizdir. Babette’nın gelmesiyle herşey bir anda değişiverir.Kıt malzemelerden eşsiz lezzetler çıkmaya başlar ki izlerken sıradan bir çorbanın bile lezzetinin yüzlerdeki ifadesini göreceksiniz. Bu arada Babette her yıl Paris’teki çok yakın dostuna  piyango bileti almasını söyler ve yıllar sonra şans kapıyı çalar, büyük ikramiyeyi kazanır.Tüm parasını, bir gece 12 kişi için hazırladığı büyük ziyafete harcayarak, Fransız mutfağının tüm inceliklerini taşıyan muhteşem bir şölen hazırlar.

Babette_1001153a.jpg

Her türlü gösterişi ,özentiyi günah sayan önyargılı insanların yemeğe gösterdikleri direnişin ardından, yemekleri tattıktan sonra yüzlerindeki mutluluk görülmeye değer.Hiçbir şekilde  yemek hakkında yorum yapmamaya direnmeleri, birbirlerine söz vermeleri hatta generalin yemek hakkında müthiş yorumlar yapması karşısında konuyu değiştirmeleri izlerken bende de bir tebessüm oluşturdu. Babette’nin yemek hazırlarken adeta aşk yaşadığı da doğrudur.İşini aşk ile yapmak dedikleri bu olsa gerek. Her bir yemeğin zarif tabaklarda özenerek hazırlanması ,sunumun ve görselliğin ön planda olması ve özellikle her yemeğe uygun farklı şarap ikram edilmesi tamamen filme odaklanmama sebep oldu.Kendi kendime özenin ve sunumun böylesi dedim:)

bb

Babette's Feast

izlerken pek bir keyif aldım. Gabriel Axel’in yönettiği Stephane Audran’ın ( Babette Hersant) başrol oynadığı ,birçok ödülü de silip süpüren  şölende sizde yer alın derim:)